18 Eylül 2011 Pazar

19 Günde Devr-i Avrupa


04.05.2010

Elimizde bir avuç para.

Günlerden Salı, aylardan mayıs, yıllardan 2010, yerlerden Viyana.
Atladık gezi ortağım Gülsüm'le otobüse, doğru Bratislava. Mümkün olduğunca az parayla çok yer gezebilmek için tek çaremiz Ryan Air. O da nerde elinin körü kadar şehir merkezlerine uzak havaalanları varsa hepsini tespit ederek illa ki de oralardan kalkma yemini etmiş. Artık şehir merkezini arada bul, bul da vaktin kalırsa gez.

Bir de bizim gibi gözü aç, eli sıkı turistlerden bagaj parası koparabilmek için dünyanın en aptalca el bagajı kurallarını koyup, girişlerde başımıza diktikleri nöbetçilerle bir nazi kampı havası estiren uslupları var ki anılarımın hatırlamak istenilmeyenler listesinin en başlarında yer almakta. Zira ilk uçuşumda kaptırdığım 35 Euro hala zihnimde sırıtmakta.
Elimizde bir düzine halinde tuttuğumuz kimi 8, kimi 18, kimi de 38 Euroya  mal olan biletlerimiz ve biz, işte ilk durağımız olan Barselona’dayız.

Uçağın kapısından çıkar çıkmaz o da ne?,  foş!!! İspanya’nın misafirperver bulutları, şelale gösterisi yaparak kucaklıyor bizi. Gayet şaşkın ve sırılsıklamız.

Yazgısı Ryanair tarafından yazılmış ve sadece 10 kg ağırlığında olmak zorunda olan el bagajımın içine sığdırdığım pratik yağmurluğumu çıkarıp büyük bir el çabukluğuyla üstüme giyiyorum. Herkesin gözü pratikliğimin, tedbirciliğimin ve dandik olsa da işe yarayan yağmurluğumun üzerinde.


Ve sonra başladık, geceyi geçirmek için önceden ayarlamış olduğumuz Katalan bir ailenin ikamet ettiği şehrin merkezine bilmem kaç saat uzak kasabasına bizi götürecek olan trene ulaştıracak olan otobüsü beklemeye.

Sonradan hata yaptığımızı düşündürtecek ve daha sonra da iyi ki de burada kaldık, Katalanları bir nebze de olsa tanıdık dedirtecek yere gidebilmek için kaç tren değiştirdiğimizden ve Barselona'dan ne kadar uzaklaştığımızdan bahsetmeyeceğim.

Gecenin 12’sinde ulaştığımız kasabanın orta yerinde geldiğimizi haber vermek için telefon bulamayıp, faslı bir müslüman kardeşin cep telefonuna muhtaç kaldığımız o turumuzun ilk çaresiz ve heyecanlı gecesini yudumlar vaziyette, Katalan müslüman Jordi ve Türk eşi Tuba bizi kasabadan yarım saat daha da uzakta olan evlerine götürmek için karanlıkta belirirken, yanımızda bize bekçilik yapma sorumluluğu duyan ve kendisiyle arapça ve ispanyolca bilmediğimiz, ve kendisi de ingilizce, almanca ve  türkçe bilmediği için anlaşmakta zorlandığımız Faslı arap arkadaşa teşekkür edip uğurluyoruz.

Bazen aldığınız acizane dil önlemlerinizin ne kadar yetersiz olduğunu böyle durumlarda çok iyi idrak etme fırsatınız oluyor. Herneyse artık güvendeyiz ve zihnimiz bir sonraki aşamanın hayallerini kurmaya başladı bile: yemeeek ve biraz uyku.

Akşam ki sıcak sohbetin ve yemeklerin tadı damağımızda erirken kapanan  gözlerimizi horoz, köpek ve kuş sesleriyle harika soğuk bir sabaha açıyoruz. 

Hedef Barselona! Ama önce İspanyol sofralarının vazgeçilmezi zeytinyağının başkanlık ettiği yöresel bir kahvaltı ve uluslararası samimiyet tüten bir sohbet.





Akşama Milano uçağımız kalkana kadar kendimizi Gaudi’nin Barselona’ya saçtığı eserleriyle başbaşa bırakıyoruz. Önceden çıktısını aldığım şehir haritasındaki metro duraklarına işaretlediğim Gaudi’nin yapılarını elimizle koymuş gibi buluyor, buldukça hayran oluyoruz.

Gaudi’nin ömrünün son yıllarını yapımına adadığı Sagrada Familia kilisesi gerçekten büyük ama gezebilmek için önce uzun bir turist kuyruğunda bekleme sınavını başarıyla geçmek gerekiyor, ki bu da yarım gün demek ve çıkınımızda yeterince zaman yok.

Çaresiz dışardan çocuksu yüzüne bakıp fotoğraf çekerek ve etrafını bir kez tavaf ederek diğer bir Gaudi eserine doğru yol alıyoruz. Onca kilise gezdim Avrupa’da ama sadece masallarda zihnimizin hayal edebileceği türden böyle bir yapı görmedim. Aslında bu masalsı hava Gaudi'nin bütün eserlerinde var.

Bu arada yandaki resim Casa Battlo (BattloEvi). Kilisenin resmi internette bol bol var.

Barselona gezimizi Ramblas'ın (uzunca ve oldukça ünlüce bir alışveriş caddesi) bitiminde, Christof Colomb heykelinin gölgesinde, sahilde dinlenerek ve bir sonraki Milano uçuşumuza yetişme hesapları yaparak noktaladık. Üzerimizde çılgın gezimizin ilk durağını başarıyla atlatmış olmanın verdiği tatlı bir huzur...

Not: Yanda gördüğünüz resimde Jordi'nin eşi Tuğba Urat'ın bize tavsiye ettiği helvayı almaya çalışıyoruz.
Orada badem çok yetişirmiş, ve sadece balla tatlandırılarak yapılan bademli helvası ünlüymüş. Biz, ne kadar idareli yesek de Gülsüm'le bitti helvacık, ve ismini unuttum. Bulunca buraya eklerim. Gidenler mutlaka alıp yesin, bana da getirsin ;-)





Yazı dizimin 'arkası yarın' değil 'gelecek' inş.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Anlasana Nadya bu sadece bir şaka!*


Anlasana Nadya, bu sadece bir şaka!
Onun sana yaptığı teklifi, çok korktuğun halde kabul ettin.

O ise her seferinde varla yok arası bir sesle, uğultunun en yüksek olduğu anı seçerek ‘Seni seviyorum Nadya!’ diye fısıldadı. O mu dedi rüzgar mı bilemedin. Şaşkın ve kandırılmış bakakaldın göğe.

Onun hayaliyle yatıp kalkarak geçirdiğin günlerine karşılık, onun senin için yapabildiği tek şey işte bu şaka!

O, uğruna herşeyini feda edebileceğin mucizevi üç kelimeyle kandırdı seni. Sense safça inandın Nadya!

Belki de aradığını yanlış varlıkta bulmaya çalıştığın için yazgının okkalı bir tokaydıydı bu sana.

Ah Nadya! Anlasana! O seni sevmiyor! Bu sadece bir şaka!


*Bu yazı Anton Çehov’un ‘Şaka’ isimli hikayesindeki Nadya’ya ithaf edilmiştir.


ŞAKA / ANTON ÇEHOV

- Hadi Nadenka Petrovna, bir kere kayalım, sadece bir kez, emin ol hiçbir şey olmaz, canın yanmaz!
Fakat Nadenka korkuyordu,küçük galoşlarıyla durduğu buz gibi tepenin aşağısı ona korkunç, sonsuz bir uçurum gibi geliyordu, ona kızağa binmesini söylerken, aşağı bakakarak, nefesini tuttu, boşluğa bırakma riskini göze alırsa ne olabilirdi? Ölebilir, aklını kaybedebilirdi.
- Seni temin ediyorum, korkamaman gerekir, bu korkaklık!
Sonunda Nadenka razı oldu, yüzünden ölümcül bir korku içinde olduğunu görüyordum, onu kızağa oturttum, titriyordu ve yüzü bembeyazdı, kollarımı ona doladım, ve tepeden aşağıya bıraktık kendimizi.
Kızak mermi gibi uçtu, rüzgar yüzümüzü yalıyor, kulaklarımızdan içeri giriyor, sanki kızgınlıkla kafamızı koparmak istiyordu, rüzgarın basıncından nefes almakta güçlük çekiyorduk, sanki şeytan bizi pençelerinin arasına almış, kükreyerek cehenneme doğru sürüklüyordu, çevremizdeki her şey sadece bir çizgi haline dönüşmüştü, sanki bir saniye sonra yok olacaktık,
Hafif bir sesle 'Seni seviyorum Nadenka' dedim.
Kızak gittikçe yavaşladı, rüzgarın uğultusu ve anaforu artık o kadar korkunç değildi, nefes almamız kolaylaşmıştı, ve sonunda yamacın dibindeydik, Nadenka ölmekten beter olmuştu, yüzü bembeyazdı ve zor nefes alıyordu, kalkmasına yardım ettim.
Gözleri dehşet içinde kocaman açılmış bir şekilde bana bakarak:
Bir daha hiçbir güç bana böyle bir şeyi yaptıramaz dedi. Hiçbir şey, korkudan öldüm!
Biraz sonra kendine geldi, soran gözlerle bana baktı, gerçekten o üç kelimeyi söylemiş miydim yoksa kasırganın gürültüsünden ona mı öyle gelmişti...ben de yanında durmuş sigara içiyor ve eldivenlerime bakıyordum.
Koluma girdi ve buz tutmuş tepenin yanında yürüyerek uzun bir süre geçirdik, soru onu rahat bırakmıyordu, bu sözleri duymuş muydu duymamış mıydı? Evet mi, hayır mı? Evet mi, hayır mı? Bu soru hayat memat sorusuydu, gurur, onur sorusuydu..çok önemli bir soruydu, dünyadaki en önemli soruydu. Nadenka, sabırsızca, üzgün bir şekilde yüzüme baktı, konuşmayacağımı anlayınca kendisi konuştu, Ah! Şu güzel yüzünden okunanlar! kendisiyle mücadele ettiğini görüyordum, bir şey söylemek, bir şey sormak istiyordu ama kelimeleri bulamıyordu, üzgün, şaşkın ve korkmuş gibiydi...
Bana bakmadan
- Biliyor musun dedi.
- Neyi?...
- Hadi tekrar kayalım!
Tekrar buz tutmuş tepeye tırmandık, beyaz ve tirtir titreyen Nadenka'yı tekrar kızağa oturttum ve yeniden korkunç boşluğa uçtuk, yeniden rüzgarın uğultusu, kasırganın anaforu, ve kızağımız en hızlı, en gürültülü uçuşunu yaparken, yavaş bir sesle:
- Seni seviyorum Nadenka dedim.
Kızak durduğunda, Nadenka ikimizin kaydığı tepeye baktı sonra benim yüzüme baktı ve ilgisiz, tutkusuz sesimi dinledi ve o minik vücudunun tümünde, her parçasında, hatta manşonu ve başlığında bile büyük bir şaşkınlık okunuyordu, yüzünde 'ne demek istiyor? Kim söyledi bu sözleri? O mu? Yoksa sadece bana mı öyle geldi? Diye yazıyordu sanki.
Emin olamamak onu endişelendirmişti, zavallı kız sorularıma cevap veremedi, kaşlarını çattı, neredeyse ağlamak üzereydi.
Eve dönsek iyi olmaz mı? diye sordum.
Şeyy...ben bu kızak kayma işini çok sevdim, bir kez daha kayalım mı?
Kızakla kaymayı 'sevdiğini' söylüyordu ama geçen iki seferde olduğu gibi, yüzü yine bembeyaz, tirtirtitriyordu kızağa binerken, korkudan zor nefes alıyordu.
Üçüncü kez tepeden aşağı uçtuk, yüzüme, dudaklarıma baktığını gördüm ama mendilimi ağzımın üzerine koydum, öksürdüm ve yamacın yarısındayken, yine
- Seni seviyorum Nadya, demeyi başardım.
Ve esrar yine esrar olarak kaldı! Nadenka, sessizdi, bir şeyler düşünüyordu, onun evini gördüm, yavaş yavaş yürüyordu, ona bu kelimeyi söyleyip söylemeyeceğimi merak ediyordu ve ben ruhunun acı çektiğini hissediyordum, şöyle haykırmamak için kendini sanki zor tutuyordu:
- Bunları rüzgar söylemiş olamaz! Hem rüzgarın söylemiş olmasını istemiyorum!
Ertesi sabah küçük bir mesaj aldım.
- Bugün de kızakla kaymak istiyorsan, bize gelen. N.
O günden sonra her gün Nadya'yla kızak kaymağa gittim. Ve tepeden kayarken, her seferinde yavaş bir sesle 'Seni seviyorum Nadya' dedim.
Zamanla, bu sözler, alkol ya da uyuşturucu gibi Nadya'da bağımlılık yaptı, bu sözleri duymadan yaşıyamıyordu, önceden buz tutmuş tepeden aşağı kaymak onu gerçekten çok korkutuyordu, fakat şimdi korku ve tehlike, sevgi sözcüklerine tuhaf bir cazibe katmıştı, üstelik sözler, eskiden olduğu gibi esrarını koruyordu, şüpheli iki kişiydik: ben ve rüzgar...Nadya aşk sözlerini hangisinin söylediğini hala bilmiyordu, fakat artık aldırmıyordu da, içkiyi hangi kadehten içtiğinizin önemi yoktur yeter ki, sizi zehirlemesin...
Öğleyin bir ara tesadüfen buz tutmuş paten sahasına geldim, paten kayan kalabalığın arasına karıştım, o sırada Nadenka'yı buz tutmuş tepeye tırmandığını gördüm, ve beni arıyordu, sonra ürkerek tepeye tırmandı, Ah! tek başına tepeye çıkmaktan nasıl da korkuyordu! Yüzü bembeyazdı, fakat çok kararlıydı ve korkusuna rağmen tepeye tırmandı, belli ki, sonunda bir deneme yapacaktı, bakalım ben yokken de o tatlı sözü duyacak mıydı? Kızağa binerken solgun dudaklarının korkuyla aralandığını gördüm, kızağa bindi, gözlerini kapadı ve dünyaya elveda diyerek kaymaya başladı, Whrrrrr....Nadenka o sözleri duydu mu, duymadı mı bilmiyordum, sadece kızağın üzerinden bitkin ve solgun bir halde kalktığını gördüm, yüzünden sözleri duyup duymadığını kendisinin de anlamadığı belli oluyordu, kayarken duyduğu dehşetten ne ses, ne başka bir şeyi duyabilecek, ayırtedebilecek halde değildi çünkü...
Fakat sonra Mart ayı geldi...ilkbahar güneşi oldukça nazikti...buzdan tepemiz parlaklığını yitirdi, siyahlaştı ve sonunda eridi. Kızakla kaymayı bıraktık, artık zavallı Nadenka'nın o sözleri duyabilecek hiçbir yeri yoktu. Rüzgar olmadığından ve ben de Petersburg'a gidiyordum, uzun bir süre için belki de ömür boyu.

Yola çıkmadan iki gün önce, akşamüstü küçük bahçede oturuyordum, Nadenka'nın evi ile aramızda bir çit vardı, hala oldukça soğuktu, gübre yığınlarının üzerinde hala kar vardı, ağaçlar cansızdı ama yine de ilkbaharın kokusu vardı ve kargalar sanki gece yatmaya hazırlanır gibi bağırıyordu, çite doğru gittim ve çitin aralığından Nadenka'nın evini gözetlemeye koyuldum,  Nadenka verandaya geldi, ve gökyüzüne doğru kederli bir şekilde bakmaya başladı, bahar rüzgarı üzgün, solgun yüzüne çarpıyordu...buz tutmuş tepede, kızakla kayarken, o üç kelimeyi duyduğu anı hatırlıyordu, ve yüzü çok çok kederli bir hal aldı, gözünden bir damla yaş yanağına aktı, zavallı çocuk kollarını uzatarak sanki rüzgarın tekrar o üç sözcüğü söylemesini istedi, ve ben, rüzgarın esmesini bekleyerek yavaşça,
- Seni seviyorum Nadya dedim.
Şükürler olsun! Nadenka'nın yüzü değişti! Bir çığlık attı, tüm yüzü güldü, neşeli, mutlu görünüyordu, kollarını uzatarak rüzgarı kucakladı.
Ve ben de bavullarımı toplamaya gittim.
Bu çok uzun yıllar önceydi, Nadenka şimdi evli...kendi isteğiyle mi, isteğinin dışında mı evlendi bilmiyorum, bu önemli değil, saygın bir yönetici asistanıyla evlenmişti ve üç çocuğu vardı, vaktiyle onunla kızak kaymaya gittiğimizde rüzgarın ona söylediği ' Seni seviyorum Nadenka' unutulmamıştı, bu onun hayatındaki en mutlu, en dokunaklı, en güzel hatırasıydı.

Fakat, şimdi artık yaşlandığımdan, o sözleri neden söylediğimi anlayamıyorum, bu şakayı ne sebepten yapmıştım...

Anton Çehov/Şaka

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Ellerimiz yukarda teslim olduk mutlulukla


Kaldırdık ellerimizi, verdik insanlığımızı. Baktık zor geldi, vazgeçtik doğru olduğuna inandıklarımızdan, teslim ettik sistemin eline bizi insan yapan prensipleri tek tek.

Temeli sadece kazanç üzerine kurulmuş bir dünya da ayakta durabilmek için tutunduk yasakların ellerinden gözümüzü kırpmadan.

Irk, din, dil farklılıklarımız olsa da hepimiz, artık aynı safta el bağlayıp aynı düzenin kurallarına tapıyor, üstüne bir de özgürüm damgasını vuruyoruz.

Çünkü bu dünyanın baştan çıkarıcı tadlarına daha yatkın damaklarımız, ruhumuzun çoktan lezzetini unuttuğu huzurdan.

Kandırmak en büyük meziyet, hak yemek en popüler yemek. Derken bir de bakmışız böyle de yaşanabiliyormuş hayat. Hiç durup düşünmeden, yeni doğmuş bir kedi yavrusunun göremeyen gözleri, yürüyemeyen ayakları kadar aciz kalmış, olgunlaşamamış ruhlarımızla sürünüyoruz isli ve sisli bir pazarda. Alan memnun satan memnun. Kime ne!

Artık kendini aramak değil kendini kaybetmek moda. Hatırlamak değil unutmak popüler. Düşünmek değil boşvermek başarı. Doğrular değil yanlışlar başımızın tacı, dertlerimizin tek ilacı...
Ve böylece kaybediyoruz, her dakika biraz daha yavaş atmaya başlayan yüreklerimizi suni sistemlerin emrine bağlayarak.

Ve işte alın size düzenin yoğun bakımıyla büyümüş, yaşaması en ucuz olanından taptaze mis gibi bitkisel hayatlar!

Twitter: zeynepsehidoglu



8 Mayıs 2011 Pazar

Korkma Ben Varım'ı okumasak ne olur?

Korkma Ben Varım'ı okumasak nolur? (O da ne diyenler için: Murat Menteş'in son romanı)

- Kaçırmış oluruz.

Neyi?

- Eğlenceyi, hareketli, kıpır kıpır yerinde duramayan bir olay örgüsüyle okuyucuyu daha ilk sayfalarda şapşallaştıran, zekice tasarlanmış cümlelerle insana okuduğu satırlarda çift dikiş yaptıran, saçmalarken bile aslında saçmalayanın cümle insanlık olduğunu farkettiren, hayatın acı gerçeklerini, eşşek şakası tadında okuyucunun suratına aşk eden ve böyle olduğu için de tadı damağımıza kazınacak olan bu şaheseri. (Bu arada bu kadar övdüm ama ne yayıneviyle ne de Murat Bey'le bir tanışıklığım yoktur, içiniz rahat olsun)

Tadımlık bir kaç alıntı:

Bu arada kitap 424 sayfa ve bu kısım bugün okuduğum sayfalardan:
Kitaptaki karakterlerden sadece biri olan Müntekim Gıcırbey'in sevdiği kadına mektuplardan seçmeler:

''Tüm umudumu hayırlara vesile olan aksaklıklar, 12'den vuran yanlış anlamalar ve sorunları halleden hatalara bağladım.''

''Yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. Zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.''

''İnsan 30 yıl yaşayınca dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.''

''Şebnem, her zorluğun içindeki kolaylığı kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.''

''Aşk hiçbir çağda güvenli bir heyecan olmadı. Fakat aşk'ın bizi manasızlığa kelepçelemesini, aşağılayıcı bir üslupla imha etmesini göze alamıyoruz.''

''Cehennem, biliyorsun, tüm sorulara aynı cevabın verildiği, azabın kurumsallaştığı, eziyetin otomatikleştiği yerdir.''

''Bazı şeylerin anlamı ortaya çıktığında, o şeylerin kendileri çoktan yitmiş oluyor Şebnem. Biz aslında kaybettiklerimiziz. Kendisi kaybolunca anlamı parlayan şeylerle kuşatılmış durumdayız. Bu anlam birikintisi, aslında hayatla ilgisi kesilmiş olduğu için anlamsızlığa matuf.''

''Gözlerindeki ayet derinliğini, hayrına tefsir etsen ya?''

''Deli, dostunu bulamayan kimsedir. Yalnızlık, deliliğin hammaddesidir. Bir muhatap bulunca, deliliğin çemberinden çıkarız. Mesela kendimi mum sanıyor olsaydım ve biri de cereyanlar kesilince beni yaksaydı, delilikten yırtardım.
Yine de insan istiyor ki, bir kişiyle olsun bu 'kalpteki sır', daha doğrusu 'kalbin sırrı' konusunda anlaşabilsin. Birisi ''Evet'' desin, ''Seni anlıyorum. Aynı dert bende de var.''

Mektupları bitiriş cümlelerinden seçmeler:

Öpüyorum gözkapaklarını, dizkapaklarını, kalp kapakçıklarını.

Dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.

Mümkünse, söylediklerimi unuturken beni aklından çıkarma.
Huşuyla öpüyorum.

Öpüyorum gülüşünün bütün kıyılarını.

***

''Yukarı bakıyorum. Boş: Kuşlar göğü terk etmiş. Onlar da bizim gibi canlarını kurtarmak için kafeslere sığınmış olmalılar.''

''Modern medeniyetin çarkları neşeli bestelerle terennüm edilen tehditler, uzmanlarca onaylanmış hurafeler ve muhkem bir taviz prosedürü sayesinde dönüyor.''

''Hayat zannettiğimizden de kolay; sadece imkansızı kabullenmeli, kaçınılmaz olandan korunmalı ve dayanılmaza katlanmalıyız.''

Bu kadar alıntı yetmez ama benim canıma yetti!

29 Nisan 2011 Cuma

Haydi ha gayret, az kaldı!

Haydi ha gayret, az kaldı, başaracaksın! :-) Güneşe diyorum ve ruhu gri düşüncelerle sıkılmış herkese... (inklusiv ich)

Neden sıkılır insan yüreği? Nefes alamaz olur, yaşamak istemez?

Başımızı ağrıtan birçok sorundan incinmeye açık olarak ve a'na odaklanarak kurtulabiliriz aslında. Ama bunları yapmak öyle yazıldığı gibi kolay değil elbette. Yine de çabalamalı, akıntıya karşı kürek, engellere karşı yumruk sallamalı, korkulara karşı gözü kara bir kararlılıkla durmalıyız dimdik.

Bu mangal yürekli dünyada , başka türlü nasıl durabilir ki kırılgan ruhlar ayık ve ayakta.

31 Mart 2011 Perşembe

Küçük İnsanların Büyük Hikayeleri

Küçük insanların büyük hikayeleri
Historias Minimas 2002 yılında gösterime girmiş, birçok ödül almış, ama memleketimizde çok da önemsenmemiş filmler listesinde.

Türkiye’de Arjantin
Hikayeleri 
ismiyle tanınıyor olsa da ben direk çeviri yapıp Küçük Hikayeler olarak ifade etmeyi daha yerinde buluyorum. Çünkü film Arjantinli insanların küçük hikayelerini anlatsa da, insan insandır diyerek genele mal edebileceğimiz kadar bilindik ve o yüzden de büyük olan üç hikayeyi merkezine oturtmuş.
80 yaşında bir adamın 3 yıl önce kendisini terkeden köpeğini bulabilmek için bastonuyla çıktığı 300 kilometrelik yolculuk, genç bir adamın aşık olduğu kadının oğlunun doğum günü pastası için bütün gün koşturup durması ve sonrasında başına gelenler ve yoksul genç bir kadının hayran olduğu televizyon programlarından birinde yarışmaya hak kazanması ve elinde makyaj kutusuyla eve dönmesi…

Yani mevzu bahis olan, büyük adamların gülünç olarak değerlendirebilecekleri çocukça duygularının izini süren insanların hikayeleri.
Hayallerinin sesine kulak veren insanların düşlerindeki ufka doğru yaptıkları yolculukları seyrederken çoğumuz kıskanacak belki de onların bu cesaretini.
Kimbilir kaç kez aklımızdan geçirip durduğumuz ama yapmaya bir türlü cesaret edemediğimiz şeyleri düşünün… Ayağımıza takılan gururumuzdu belki, ya da elalem ne der hastalığıydı elimizi, kolumuzu, dilimizi bağlayan.
Ve unutmamak gerekir ki hikayelerin sonundan çok, önemli olan bu insanların düşlerinin peşine düşecek kadar yürekli olmaları. O denli kendilerine saygı duyup, değer veriyor olmaları, mücadele etmeleri, yılmamaları…

Yani bu filmi bir zamanlar ezip geçtiğiniz, ama hala ukdesi içinizde bir kıymık gibi saplanıp kalmış hayallerinizi hatırlamak için mutlaka seyredin derim.

Yazının yayınladığı siteye gitmek için tıkla!

21 Mart 2011 Pazartesi

Sıkıysa SEV!

'Aşkın başı hafif, sonu ağırdır.' 

Öyledir. Ve bu yüzden de çoğumuz sonuna kadar dayanamaz aşka. Ağırlaşmaya başladığı anda bir çatlak bulup sızmaya çalışır. Zannımızca bitmiştir artık aşk. Sönmüştür o içimizi sıcacık tutan ateşi. Büyük bir heyecanla atladığımız o uçan halının sihri bitmiş, sıradan sıkıcı desenleri olan ve sürekli üzerine basarak kirlettiğimiz bir ev halısına dönmüştür artık. Bir süre sonra buna da tahammül edemez hale gelir, onu bir an önce dürüp kaldırmak isteriz odamızın en ıssız köşesine. Ya sonra? Belki yenisinin sihri hiç bitmez, sonsuzluğa taşır bizi diyerek umutla yelken açarız yeni aşklara...

Ama aşkın rüzgarı hep aynı yönden eser: ılık ılık üfürür, hafif hafif aklınızı başınızdan alır ve fırtınadan kudurmuş dalgaların ortasına fırlatıverir sizi tekrar. Eğer dalgalarla başetmeyi bilmiyorsanız, ya boğulursunuz ya da aşkın yakanızı sımsıkı tutmuş ellerini çözüp, yalnızlığın kıyısına atarak kurtarırsınız canınızı. Artık kimsesizsinizdir.

Bir şeye alışmak, ona karşı kör olmak demektir. Aşka alışırsanız eğer, onu göremezsiniz. Başka yüzlerde, yüreklerde aramaya başlarsınız, her seferinde bulduğunuzu zanneder, bakar bakar kör olursunuz yine. Hep aynı dairedir çizip durduğunuz. Çok da farkı yoktur aslında sevdiğiniz yüreğin diğerinden. İnsan insandır işte, kadın kadın, erkek erkektir. Kaba hatlarıyla baktığınızda meydanda gördüğünüz şey, aynı güreşin yenilgiye doymayan iki pehlivanıdır. Ve ayaklarımıza dolanan hep aynı sorunlardır çözmekten kaçtığımız. Görmezden geldiğimiz, üstünü kapattığımız ne varsa bir ilişkide, diğerinde de az çok temelde aynı yere gelir dayar başını çatışmalarımız. (bkz. 'Eternal Sunshine of The Spotless Mind' ve 'Certified Copy')

Dünyada en çok üzerine kafa yorulan, yazılan, çizilen, söylenen şeydir aşk ve hepimiz özleriz onu. Ama ona sahip olanların sayısının bu kadar az olması, aşkın değil, derinlere açılmaktan korkan ve kaçan sığ yüreklerimizin suçudur.

Bunun ayırdına vardıktan sonra bize düşen karar vermektir yalnızca: Ya aşkı sonuna kadar taşıyacağız yüreğimizde, onu asla incitmeyeceğiz, ona zarar gelmemesi için herkesle ve gerekirse kendimizle dahi savaşacağız, ya da o kelimeyi bir daha asla almayacağız ağzımıza ve bu diyardan gideceğiz.

İkisi de cesaret ister.

Artık hangisi yiyorsa!

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıklat!

8 Mart 2011 Salı

Yüzyıllık Kadın Ezmesi

Birleşmiş Milletler Örgütü, 16 Aralık 1977’de 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü ilan etmiş. Etmiş de ne olmuş?

1977’den bu yana kutlanan bugünün kime ne faydası dokunmuş? Bugünü dünyaca kutlayarak değişir mi zihniyetler sizce?

Yine bugün anlatıyor bir lisenin Rehber Öğretmeni, bir öğrencisinin babasının annesine yaptıkları:
Baba anneyi sudan bir sebep yüzünden odaya kapatıp dövmüş, büyük kızı annesine ne yaptığını sorunca adam ikisine birden girişmiş. Yetmemiş demir çubuktan da yardım almış. Öğleyin başlayan dayak seansı akşama kadar devam etmiş. Kadın bayıldıktan sonra da numara yapıyor diye devam eden adam, kızının kendisini durdurmaya çalışması üzerine eve adım atmasını yasaklamış. Kadın ve kızı, erkek kardeşinin yanında kalan annesinin yanına sığınmak zorunda kalmış. Bu arada kızkardeşini bu şekilde gören erkek kardeş sinir krizi geçirmiş. Diğer yandan yenge hanım onların evde kalmasını istemiyormuş. Bu arada babayla evde kalan 4 kız daha var, yemek yapmayı bilemeyecek yaşta bu çocuklar.

Evet. İşte durum böyle. Kim elinden tutacak şimdi bu kadının? Gidecek hiçbir yeri olmayan, sadece eş ve anne olmaya kendini adamış bu kadınların akıbeti ne olacak? Bu soruyu en çok da kadının iş hayatına atılmasını eleştiren, kadının kendi ayakları üzerinde durma çabasına bir anlam veremeyen insanlara soruyorum.


Kocasından şiddet gören, boşanınca da gücünün son damlasına kadar çalışıp çocuklarına tek başına bakmak zorunda kalan kadınlar... (Ayrıca toplumumuzun boşanan kadınlara nasıl bir gözle baktığını da hatırlamak lazım burada. Dul bir kadın olmak ve ayakta kalabilmek bu ülkede herkesin harcı değil.)

Kocasından şiddet görmese de evde aşağılanan, yaptığı ev işlerinin ve çocuk büyütmenin işten sayılmadığı kadınlar da var daha. 'Bütün gün evdesin, ne yapıyorsun ki?' diyenden tutunda 'Ev işlerini de sen yapacaksın, çocuklara da sen bakacaksın, süper kadın olacaksın’
diyenlere kadar geniş bir erkekler güruhu sözkonusu.

Yıllar önce otobüs durağında beklerken bir teyzenin kulağıma fısıldadıkları: 'Aman kızım okuyun, mesleğiniz olsun elinizde. Bak benim kocam öldü, kalakaldım ortada, çok zorluk çektim.’

Hemcinslerinin başlarına gelen felaketleri görerek büyüyen kız çocuklarının başka bir alternatifi varmış gibi hala kadının çalışmaması gerektiğini söyleyenlere sözüm. Var mı bir çözümünüz bu sorunlara?
Gerçi çalışmakla da bitmiyor sorunlar, bu seferde bütün gün işte, eve gelince de evde çalışan kadınların bükülen belleri söz konusu. Erkek işten eve gelince ayaklarını uzatır, tam tekmil hizmet bekler, emekli olunca da eski yaşantısını yine aynen devam ettirir, kadın ise ölene kadar devam eder ırgatlığa. (Bu arada okuyan ve çalışan kadınların çocuklarına okuyamamış ve paraya ihtiyacı olan kadınlar bakıp büyütüyor. Ortaya nasıl bir nesil çıkacak, varın siz hesab edin.)
Kaynanalar bile okumuş, çalışan geline farklı muamelede bulunuyor bu ülkede, hatta oğullarına çalışmayan bir gelin almak istemiyorlar. Neden? Oğulları tek maaşla ev geçindirirken yorulur, yıpranırmış çünkü.

Tüm bunların yanında bir de iş dünyasında kadınlara uygulanan ikinci sınıf vatandaş muamelesi var.

Kadın evde ezildi, iş hayatında da ezilmeye devam ediyor. Kocaman bir çıkmazın içinde debelenip duruyor yıllardır. Alın size en alasından yüzyıllık bir Kadın Ezmesi.
Siz, dindarından en inanmayanına kadar bu zulmü işleyen insanlar: erkek çocuklarını bu bilinçten uzak yetiştiren anneler ve onlara yanlış örnek olmaya devam eden babalar! Öyle bakmayın etrafınıza size sesleniyorum. Kendinize gelin artık, bırakın saçmalamayı, ezmeyi, tokatlamayı, görmezden gelmeyi. Unutmayın bu kadın ezmesini yemeye devam ettiğiniz müddetçe siz de rahat edemeyeceksiniz. Çaresiz kalmış kadınlar ve ortada perişan olan çocukların mutsuzluğu size de hayatı zindan edecek. O yüzden varın vazgeçin artık bu ezme haltını işlemekten.

Bu arada kimse beni feministlikle suçlamaya kalkmasın, varsa cevabı bu sorulara onlardan bahsetsin.

Yazının yayınlandığı Websiteye görmek için tıkla!

3 Mart 2011 Perşembe

Lover’s Carving Çalıyor...

Bazen, uzun gri günlerin tam ortasında aniden güneş açtığında, ya da neşeli bir şarkı çalmaya başladığında, karanlığı kaybolur içimizdeki dünyanın. Yemyeşil kırlarda koşturmaya başlayarak savururuz saçlarımızı rüzgarda. Çok yüksek bir dağın zirvesinden bırakırız kendimizi boşluğa, uçarız mavi göğünde hayatın. Ya da dalabildiğimiz kadar derinine dalarız denizin, kayboluruz sonsuzluğunda okyanusların.


Ne kadar sıkıntımız, sorunumuz varsa hepsinin köküne kibrit çakar keyfimize bakarız. Bir tüy kadar hafif, bulut kadar saf, gök kadar masmavidir içimiz artık. 


Ne can sıkıcı işimiz, ne de dünyanın rutin işleri umrumuzda değildir artık. Küs olduğumuz, gururumuzdan dolayı barışmaya yanaşmadığımız insanların bile yanağına öpücük kondurup sarılarak, unutalım gitsin herşeyi, silelim kötü kayıtları hafızamızdan, hergün özenle tozunu alıp seyrederek büyüttüğümüz 'Kırgınlıklar Aynası'nı paramparça edip gömelim affedici ve örtücü toprağa diye haykırıveririz. Üstüne de güzel gözlü bir çiçek ekeriz, ya da selvi boylu, sırma saçlı bir fidan.

Kocaman bir enerji ve zaptolunmaz bir arzuyla kucaklarız geriye kalan ömrümüzün her soluğunu.
Bu durum ne kadar sürer? İşte o herkesin iç aleminin duvarlarının ne kadar sağlam olduğuna göre değişir. Aniden gelen bir telefon, ya da çalan zil, ya da patrondan gelen bir emir, çoğumuzun içinde uçan güvercinleri alnından vurur, önüne geçer güneşimizin, karanlıklara boğar sürekli gülümseyerek bir yunusun hüneriyle yüzdüğümüz denizleri…

'Hal sa‘ridir, bulaşıcıdır'. Kötü hallerin salgınına maruz kalmak, dış alemde vuku bulan olur olmaz herşeyin içimizi tarumar etmesine izin vermek. Ya da içimizin termometresini o sıcacık derecede uzun süre tutabilmek için direnmek.

Biz değil, bu sefer bırakalım onlar bizden etkilensin, dönsün rüzgarımızla başları, çözülsün buzullarda donan kalıplaşmış insanlıkları.


Etkilenmek kolay, üzülmek, karamsarlık libasına bürünmek, yılmak, pes etmek, düşmek, vazgeçmek…


Tekrar ayağa kalkıp koşmak zor, gülümsemek, umut etmek, mücadele etmek, cesur olmak, gerçekten yaşayabilmek, gemileri yakmak, ateşe atlamak, ele geçirilenlerle mutlu olmak zor…

Zor evet, ama o yüzden de bu kadar güzel ya zaten, bu kadar muhteşem! Kolayca sahip olduğumuz ne var ki kıymetini bildiğimiz?

Lover' Carving'i dinlemek için dokun!

27 Şubat 2011 Pazar

Yaşamak İsteği

Doldurursa içini birgün
Yaşamak isteği halkın
Gerekecek elbette yanıtlaması yazgının
Elbette gerekecek ağarması gecenin
Kırılması zincirlerin
Kollarını açarak ve tutkuyla
Yaşamak isteğiyle dolup taşmıyorsa insan
Yokolup gider büyük göğünde hayatın
Böyle dedi bana varlıkların hepsi
Ruhları anlattı bana gizlice herşeyi
Doruklarında dağların
Gizli yerlerinde ağaçların
Taşkın denizlerde 
Dinle uğuldamasını rüzgarın

Bir yerine dünyanın yöneleyim
Atayım üstümden sıkıntıyı
Umudu giyineyim
Korkmuyorum çetinliğinden yolların
Ne de ateşinden en kurumlunun

Bıktım yüce dağların tepesinden

Yaşanmaz mı her zaman
Hendekte bile

Ebülkasım El-Şabi



Nuri Pakdil, Arap Şiiri, Güldeste II, S.220

[Lub Norin et Edourard Tarabay, Anthologie de la litterature Arabe contemporaine, la poesie, editions du Seuil, Paris 1967]


                  Ebülkasım El-Şabi romantiklerden.
Doğumu: 1909
Hukuk öğrenimi yaptı. Onulmaz bir hastalıktan yirmi beş yaşında öldü. 

Taşkın bir romantizm oluşturuyordu şiirlerini.

Kuşkusuz, Kuzey Afrika'nın büyük şairlerinden biriydi. Ünü, kısa bir zamanda, bütün Arap dünyasına yayıldı.

Yayımlanan kitabı: Hayat Şarkıları.

Korkakların Mutluluğu


Bir uyuşma bedende, zihinde ve düşlerde. Belki bir kirlenme bu, belki çürüme, belki de bir karpuzun içini yemesi gibi birşey. Baktığım bütün yüzlerde, kendinden ve insanlardan uzaklaşmanın ağır faturası. Devasa bir inançsızlık, devasa bir ümitsizlik ve dev bir kaçış. "Bu toprakları kime bırakmaya niyetlisiniz acaba?" diye sorsam gözlerimin içine anlamsız anlamsız bakacağınızdan eminim. Kendi kabuğuna çekilmiş ve orada "kara bir inci" üretmeye çalışan insanların suçüstü yakalanmışlığı var bakışlarınızda. Size incilerden nefret ettiğimi söylemeliyim. Gövdesine saplanmış bir taşı dünyanın en güzel mücevherlerinden biri haline getirmek fikri alabildiğine yabancı bana. Atılan bir taşla yaşamaya alışmak bile kötü bir duyguyken onu onur duyulası bir maddeye dönüştürmek, tepkisiz, teslim olmuş, apolitik varlıkların işi olsa gerektir. Oysa insana düşen, kendisine yönelen bütün yabancı unsurları reddetmek ve o unsurların kaynağına doğru haykırmaktır. Bir "inci"ye meziyet yükleyen bütün felsefelerin karşıtıyım ve karşıt olmak, şu dünyadaki hanemize yazılan en "pırıltılı" şey.

Bir vakitler, inanç ve kararlılıklarına bakarak benim de yanlarında saf tuttuğum sıkılmış yumrukların gevşediğini görüyor bu gözler. Beyazla pembe arası bir renk turu yaşanıyor o avuçlarda şimdi. O avuçlarda, o yumruklarda "yumuşama"nın tiksindirici ve iç karartıcı yüzü dolaşıyor. Baktığım bütün yüzler kapanıyor karşımda ve kilit vuruluyor aşklara. Kilit vuruluyor topraklara, üstünde doğulan ve bir bıçak gibi dolaşılan bütün şehirlere, köylere, evlere kilit vuruluyor. Ürkek ve kendi gölgesinden bile korkan güvercinler gibi yaşadığınız bu aşklardan size bir sancıdan başka birşey kalmayacak. Küçük bir ses parçasıyla kalbi pır pır eden ve güvenli kuytulara sığınmak için topluca havalanan güvercinlerin aşkından ne olur ki? Ne olur ki sizin aşkınızdan? Ve ne hakkınız var sizin sevdiklerinizi de kirletmeye, yaralamaya, korkak hale getirmeye? Ruhunuzda yayılan karanlığı, bir başkasına hangi hak ve duyguyla taşımaktasınız? Kendi pis korkunuzu tek başınıza yaşayın ve bilin ki aşk cesaret işidir. Ancak devrimciler aşık olabilir. Ancak hayatı bir isyan ateşi gibi alnında dolaştıranlar aşık olabilir. Bu ateşli ve cesur duyguyu, korkularınız ve ihanetlerinizle kirletmeyin.

Aklınızdan geçen herşeyi biliyorum. Çok gördük biz bu yılgınlık ve sünepelikleri. Aşklarınız karşısında dahi yenildiniz siz ve sarılıp yanınız sıra koşturmak yerine, sevdiklerinizin korkularını da korkularınıza gerekçe göstererek, hem kendinizi hem de onu bir çukura doğru sürüklediniz. Koşmaya mı cesaretiniz yoktu, sunacak dünyalarınız mı sığdı, cahil miydiniz, eksik miydiniz, bilinmez. Gerekçeleriniz hiç ilgilendirmiyor bizi. Bildiğimiz birşey var ki, siz aşkı kuşatılmış kalelerin teslim olması gibi birşey sandınız ve sevgilinizin elinden tutmanız beyaz bir bayrağın dalgalanması anlamına geliyordu sözlüğünüzde. Ürkek cümlelerden oluşan bir sözlüğünüz var ve tam da bu yüzden tek bir satır anlamayacaksınız kavgamızdan. Size o kavgaya katılma hakkı ve kavga etme imkanı sunuldu, lakin cenk meydanına attığınız ilk adımda ayaklarınızın tutuştuğunu görüp, serin bir hayata, serin bir kucağa, serin bir eve doğru koştunuz. Kendiniz gibi korkak hale getirdiğiniz sevdiklerinizden sizi avutmalarını, dizlerine yatırıp saçlarınızı okşamalarını beklediniz. Oysa o saçlar, isyan ateşenin yalımlarıyla tutuşmalıydı. Saçları isyan ateşinde kavrulmuş adamların ve kadınların hakkıdır aşk. Ve dünyanın en güzel ağaçları ve en güzel kalpleri onların toprağında yetişir. Size, içinde gittikçe boğulacağınız daracık hayatlar ve o hayatları bile doldurmaktan aciz avuçlar kalır. Gidin ve o avuçların aşkında teselli bulun. Uyutsun sizi miniminnacık sevgililer ve yaşlanan bedenlerinizi kanapelere yayıp kazak ören kadınları seyredin siz. Yaşayabileceğiniz en büyük mutluluk budur. Korkakların mutluluğu!

İdris Özyol, Lanetli Sınıf İkinci Kitap: Bir Overlokçu kıza İlan-ı Aşk, Birey Yayınları, 2000

9 Şubat 2011 Çarşamba

Olanaksız ve Mümkün

Kitaplığımı karıştırıyorum bugünlerde. Az önce İdris Özyol'un kitabı geldi elime. Her bir yazısı öylesine başdöndürücü, öylesine öfkeli, isyankar, militan ruhlu, vurucu, yakıcı... Ortasından açtım rastgele, karşıma Madde mi Ağır Mana mı? isimli yazısı çıktı.
 
''- Madde Mi Ağır, Mana Mı?''
    - ''İkisi De Ağır''

Ağır sorular içinde kıvranan ağır bir aşkın cılız bedenleri olarak biz, yani iki uçurum, iki 'yenik insan', iki sürgün, iki ayık otu; dar ve geniş, sessiz ve gürültülü, korkak ve cesur, olanaksız ve mümkün bir şeyler denedik. Bir deneyin kendini reddeden ve kendini parçalayan ve bütün deney tüplerini kıran iki şartıyız biz. Bulduğumuz formülü çatır çatır yırtarak bütün rakamları ve bütün şekilleri ve bütün sonuçları tek tek unutarak, serin bir aşka doğru koştuk. Artık hiçbir şeye isim vermek yok. Hiçbir tanım affedemez bizi. Çünkü ağır izler bıraktık birbirimizin gözlerinde ve birbirimizin aklını kirlettik. Yersiz ve yurtsuz kalplere dönüştük artık. Kimin göğüs kafesine soksan, orada atmaya devam edeceğiz sanki. Kim bu aşk? Ne bu adam? Nerede bu acı? Niçin bu kalp? Sorma artık, sorma. Biz deney tüplerini çoktan kırdık.

Yüreğim gövdemden daha ağır. Bir haller oldu gördüklerimize. Eşya bitti. Nesne yok. Fenayız. Bütün tarifleri bir kenara atarak çıktığımız bu koşuda ipi, bizim dışımızdaki şeyler göğüsleyecek ve vardığımızda menzile, bir yere varmış olmanın bütün anlamı, bütün anlamını yitirmiş olacak. Bitecek baktığımız şeylerden gözlerimize geçen zulüm. Sözcüklerin şiddeti tükenecek. Ve bilmek, yani o tarifsiz çile, o tarifsiz yara, çekip gidecek zihnimizden. Çekip gidecek yıllar önce sırtımıza saplanan kurşun ve o kurşunu sıkanların, ''aşk'' denilince katedilen harfleri kirleten hatırası. Bir adım katetmek yok bundan ileri ve bundan geri bir milim gerilemeyiz biz. Bastığımız yer kadarız ve bastığımız yer kadardır kalbimiz. Kalbini sıkı tut ve kır göğsündeki kemikleri.

Kır be güzelim kendini, dünyanın bütün kuşları havalansın aklında. Dünyanın bütün denizleri aynı yerde toplansın. Dünyanın bütün koşuları menzilsiz kalsın. Biz bitelim ve her şey de bizimle birlikte bitsin. Çekilsin içimizdeki hava, içimizdeki bahçeler, içimizdeki renk. Ya kurut bu yaprakları, ya temelli git. Bir tek ağaç büyümesin artık buralarda. Bir tek çocuk ağlamasın. Bir tek pencere açılmasın sokağa. Kavuşmaktan kurtulalım ve hasret ırmaklarında sürüklensin sana fırlattığım yürek. Hiçbir şeye iyi bakma güzelim, kendine de iyi bakma. Hor davran sana öğrettiğim her şeye ve bana öğrettiğin her şeyi al içimden. Bu başka bir şey biliyorsun. Yok bir tarifi. Tarifi yok çekip gitmenin. Burda kalmak öldürecek bizi sadece. Bir tek bunu biliyoruz ve müsaadenle güzelim, bu bilgiyi de siliyorum hafızamdan. Artık yokuz. (S.105)

İdris Özyol, Bir Overlokçu Kıza İlan-ı Aşk (Lanetli Sınıf, II. Kitap), 2000, Birey Yayıncılık



8 Şubat 2011 Salı

'Gözü Olana Gün Işımıştır'*

Sabah kalktım, baktım güneş doğmuş, ısıtmış odayı. Sonra kitaplıktan başını uzatan bir kitap ilişti gözüme. Bir buçuk yıl önce elime aldığım, zevkle okumaya başladığım ve sonra kaybettiğim. Bana geri dönmesinin şerefine alıp okşadım sayfalarını ve işte bana fısıldadıklarından seçmeler:

''Mesela; bir padişah seni belirli bir iş için bir köye gönderse, sen de gidip yüzlerce iş yaptığın halde onu yapmadan dönersen, esasen hiçbir şey yapmamış sayılırsın. İnsan da bu dünyaya bir iş için gelmiştir ve gayesi odur. Eğer onu yapamazsa hiçbir şey yapmamış olur.''(Mevlana, Fihi Ma Fih, s.23)

'' Ey oğul; her taş sürmenin neticesini ondan sonrakinde gör. Sebebi sebep içinde, halkayı zincirde idrak et. Gözünü etraftan çevir de mat edip oyunu kazanıncaya kadar ne oyunlar oynayacağını gör. Laf olsun diye ''Allah'a tevekkül ettim'' deme. Bu, acemice satranç oynayanların Allah'a dayandım demelerine benzer.''

''Dünyada herkes bir başka işle uğraşır. Birisi kadın sevgisine düşer, öbürü mal sevdasına, birisi kazancın peşine düşer, öbürü bilgiye. Bunlardan birinden zevk alır ve hoşlanır. Hepsi de: ''Benim dermanım, saadetim ve huzurum bundadır.'' der ve ona inanır. Esasen bu da Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü insan, dilediği, aradığı şeye yönelir. Fakat bulamayınca geri döner, bir an durup düşünür ve kendi kendine: ''Dünya bu kadar boş, bu yaşantı, böylesine boş ve zevksiz olamaz. Bu zevk ve rahmet, aranılmaya değer; belki de ben iyi arayamadım, tekrar arayayım.'' der. Ve yine arar, fakat bulamaz. Böyle arayıp dururken ansızın Hakk'ın rahmeti, perdesiz olarak yüz gösterir. Rahmet yüz gösterdikten sonra da tuttuğu yolun, gerçek yol olmadığını anlar.

''Mal, kadın, elbise... Dünyanın her şeyi bir başka şey için gereklidir. Özü, kendisi esasen gerekli değildir bunların. Görmez misin? Yüz bin dirhemin olsa ve sen de aç kalsan, hiç de ekmek bulamasan, o paraları yemen, onlarla karnını doyurman mümkün mü? Elbise, soğuktan korunman için gereklidir. Bunun gibi bütün şeyler zincir gibi birbirine bağlı olarak ta Aziz ve Celil olan Allah'a kadar uzayıp gider. İstenilen, aranılan O'dur. O'nu, O'ndan daha aşağı bir şey için istemek de mümkün değildir. İşte veliler sonucun O'nda olduğunu, O'na erişmekle bütün arzularına kavuşacaklarını bilirler.'' 


*Fethi Gemuhluoğlu

Bu alıntılar Osman Nuri Küçük'ün Fihi Ma Fih Ekseninde Mevlana'nın Görüşleri (Rumi Yayınları, 2006) adlı kitabından yapılmıştır.  

6 Şubat 2011 Pazar

Varolmayan Özgürlük Olan Özgürlük

>>Önce çalışmalarınının meyvasını getirsinler bana. Harmanlarının ırmağını boşaltsınlar ambarlarıma. Ambarlarını bende kursunlar. Buğdayları dövüp altın rengi kabukları çatlatırken şanıma hizmet etsinler istiyorum. Çünkü yalnızca besin işi olan emek tanrısal olur o zaman. Ağır çuvallar altında iki büklüm olanlar, bunları değirmene götürdükleri zaman, daha az acınacak durumdadırlar. Ya da undan apak olmuş, geri getirirken. Çuvalın ağırlığı bir dua gibi çoğaltır onları. Ekin demetini bir tohum şamdanı gibi taşırken, sevinçle gülerler. Çünkü bir uygarlık insanlardan istenene dayanır, onlara sağlanana değil. Elbette, daha sonra bu buğdayı almaya gelirler, onunla beslenirler. Ama insan için işin önemli yanı bu değildir. Onları yüreklerinde besleyen şey, buğdaydan aldıkları değildir. Buğdaya verdikleridir. 

>>Çünkü, bir daha söylüyorum, başkalarının şiirlerini söyleyen, başkalarının buğdayını yiyen ya da kentlerini kurmak için parayla mimarlar getirten topluluklar küçümsenecek topluluklardır. Bunlara oturganlar derim ben. Bunların çevrelerinde, bir ayla gibi, dövülen buğdaydan yükselen altın rengi tozları göremezsin.

>>Çünkü, vermeyi sürdürebilmem için, verirken almam da gerekir. Vermeyle karşılığı arasındaki değişmeyi kutsarım, yürümeyi sürdürmeyi ve daha da vermeyi bu değişme sağlar. Ve karşılık etin besinini sağlarsa, yüreği de yalnız verme besler.

.....

>>İnsan, her şeyden önce yaratan kişidir, derdi babam. Ve ancak birlikte çalışanlar kardeştir. Ve ancak rahatlığı hazırladıkları erzaklarda bulamayanlar yaşarlar.''

.....

>>Daha önce de söyledim sana. Şu yanlış yapmış yapacağını, şu doğru yapmış, böyle bölmelere aldırma hiç. İkisinin büyük iş birliği verimlidir yalnız. Ve yanlış devinim başarılı devinime hizmet eder. Ve başarılı devinim başaramamış olana birlikte izledikleri ereği gösterir. Tanrıyı bulan kişi herkes için bulur. 

.....

>>Her şeyin kusursuz olduğu bir imparatorluk yaratma. Çünkü beğeni müze bekçisinin erdemidir. Beğenisizliği horgörürsen, ne resmin ne dansın, ne sarayın, ne de bahçelerin olur. Kusursuzluğunun boşluğu yüzünden yoksun kalırsın onlardan. Her şeyin yalnızca coşkulu olduğu bir imparatorluk yarat.''

.....

>>İşte insanların büyük gizemlerinden biri, derdi babam. Özü yitirirler de yitirdiklerini bilmezler. Vahalarda biriktirdikleri şeylerin üstüne çökmüş oturganlar da bilmez bunu. Değişmeyen gereçlerde görülmez ki yitirdikleri!...

>>Yoksullaştıklarını görmezler, çünkü nesneler kullanışlarında hep aynı kalır. Ama bir elmasın kullanışı nedir? Şenlikte yeri olmadıktan sonra, bir süs eşyası nedir?

>>Kendilerini gece gündüz emziren, görünmez memeyi tanımazlar. Senden uzaklarda uyuyup bir ölü gibi kımıltısız yatan sevgili seni nasıl beslerse, senin için nesnelerin anlamını nasıl değiştirirse, imparatorluk da öylece besler çünkü yüreğini.Uzaklarda içine bile çekemeyeceğin, zayıf bir soluk vardır, ama dünya yalnızca mucizedir senin için. 

''Ama sevgilisi kendisinden uzaklaşınca umutsuzluğa düşen insanın anlaşılmaz yanı, kendisi de sevmemeye ya da imparatorluğa saygı duymamaya başlayınca, kendi yoksullaşmasının farkına bile varmamasıdır. ''Düşümdeki kadar güzel, düşümdeki kadar sevimli değildi...'' der yanlız içinden, hoşnutlukla çekip gider yoluna. Ama dünya onun için bir mucize değildir artık. Şafak da dönüşün; onun kollarında uyanışın şafağı olmaktan çıkmıştır. Gece aşkın tapınağı olmaktan çıkmıştır. Çobanın kocaman gocuğu olmaktan çıkmıştır gece, çünkü uykusunda soluk alan kadın yoktur artık. Her şey solgunlaşmıştır. Her şey katılaşmıştır. Ve yıkımı bilmeyen adam, geçmiş doluluğuna ağlamaz. Artık varolmayan özgürlük olan özgürlüğünden hoşnuttur. 

.....

''Çünkü imgeyi okumasını bilen, onu yüreğinde taşıyan kişi, ona yaşamak için memeye yapışan bir çocuk gibi bağlı olunca, benliğinin kilit taşı, anlamı, anlatımı, büyüklük olanağı, uzaklığı ve doluluğu imparatorluk olan kişi, kaynağından koptu mu bölünmüş, parçalanmış gibidir, kökleri koparılmış bir ağaç gibi soluksuz kalıp ölür. Bir daha kendine gelemez artık. Ama içinde ölen imge kendisini de öldürür de hiç acı duymaz, farkında olmadan alışır bayağılığına. 

>>İşte bunun için, insanda büyük olanı sürekli olarak uyanık tutmak, onu kendi büyüklüğüne getirmek gerekir.

Saint-Exupery, Kale


1 Şubat 2011 Salı

Kafka: İki Günah

'İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.' (Kafka/Aforizmalar[1])

'Hakikaten insan gayet hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.'
70/19  (Mearic Suresi)


13 Ocak 2011 Perşembe

BEYİN KUŞATMASI

Çoğu zaman anlamsız şeylerle uğraşırken buluyorum kendimi. Deliler hastanesinde ne yaptığını bilmeyen insanlar gibi.

….

Artık düşünemiyorum.

Neden?

Etrafını sarmışlar…

Neyin?

Aklımın.

Kimler?

Belirleyiciler.

Neyi?

Neyin nasıl olacağını: nasıl giyineceğimizi, ne yiyeceğimizi, ne zaman ne yapacağımızı… yani her şeyi işte.

……

İstediklerimin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylediler.

Ne istiyorsun?

İnsanca yaşamak. Sence çok şey mi?

….

Etrafımızda gördüğümüz her şey bize unutturmak için tasarlanmış.

Neyi?

Aslında bir rüyada olduğumuz gerçeğini. Bu kuşatmadan kurtulabilen çok az insan var.

…..

Gerçek sandığımız rüyadan uyanıp, rüya sandığımız gerçekle yüzleşme olasılığımızı en aza indirgemeye çalışıyorlar sürekli.

…..

Her gün başla tuşuna basılmış robotlar gibi sürdürüyoruz hayatımızı. Yaşam alanlarımız oldukça dar, her şey önceden hesaplanmış. Şıkları biz belirlemiyoruz. Bizim yaptığımız sadece bize dayatılan seçeneklerden birini kabul etmek.

…..

İnsanlığın içine düştüğü bu sefil durumun filmlerini de yapıp izlettirdiler bize alay edercesine. Yazık ki durumumuz Truman’dan farklı değil.

…..

Senin yerine düşünüyor, karar alıyor ve uyguluyorlar.
Aslında yaşamıyoruz, sadece yaşadığımızı zannettiriyorlar.
Kurdukları suni dünyanın labirentimsi köşelerinde tükeniyor ömrümüz.

Ne yapacaksın peki?

Rol. Oynuyor gibi, söz tutuyor gibi.

Sonra?

Sızabileceğim çatlaklar arayacağım. Geçebileceğim delikler…

Nasıl?

Posaları çıkarılmış hayatlarımızın suyunu içmek isteyenlerin boğazına kaçacak şeyler üreterek.

'Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedeni de bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak ama daha da gerekli.' (Andrey Tarkovsky)

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

08.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...

12 Ocak 2011 Çarşamba

AVRUPA KAYBETTİĞİNİ YANLIŞ YERDE ARIYOR!

Faslı Araplar, İspanyollar, turistler, kiliseler, havralar, yıkık dökük camiiler, terk edilmiş kervansaraylar, tepeler, dar sokaklar, sardunyalar, nehir, kuşların şarkıları, El-Hamra Sarayı, Arap dükkânları, evlerin arasından uzunca boylarını çıkarıp etrafı kolaçan eden palmiye ağaçları… Neden mi bahsediyorum? Endülüs efsanesinden geriye kalanlardan…

Camlarından sardunyaların fışkırdığı, içleri dışlarından harika, küçük iki katlı, gözleri cumbalı Arap evlerinin hala üzerlerinden silinmemiş dinginliği ve avlularında akmaya devam eden mütevazı havuzların şırıltısı sarıp sarmalıyor ruhunu insanın.

Sonra bir seher vakti Arap çarşısındaki o tarihi dükkânlardan kulağıma çalınan Kur’an seslerinin bir tutam Endülüs serperek yayılışı Gırnata sokaklarına.

El-Hamra’nın karşı tepesine kurulmuş Camiinin avlusuna oturup, elimde arap şerbeti, yudumladım güneş batarken doyumu imkânsız, o düşsel zamanların hikâyesini mırıldanan Sarayı. Hala görevini yerine getirmeye çalışarak nöbet tutan Al-Cazab kalesinin asker bakışları altında.

Aklımda en çok kalan sarayın dantel gibi işlenmiş mermerlerine kazınmış ‘Ve la galibe İllallah’ yazısı. Baktıkça yıldızları anımsatan geniş alınlı sedef kakmalı tavanları, her avlu da salına salına akan havuzları…

Endülüs, unutulmuş, sadece bazı bölümleri akılda kalmış masallar gibi şimdi, öyle sessiz, mağrur, dokunaklı… bekliyor bitimini kederli yazgısının.

Endülüs… Batı’nın eskiden gördüğü huzurlu bir düş…

Artık bağrında hayretle gezinen turistlerin açtığı ayak izleriyle dolu… Suratında patlayan flaşlar eşliğinde, rehberlerin ağzından çıkan doğru yanlış hikâyeleri dinlemeye mahkûm…

O’na bakmak acı veriyor insana, tattırdığı huzurdan fazla…

Arap giysileriyle dolaşan batılı turistler, batılı kıyafetlerle dolaşan Araplar var şimdi sokaklarında. Tepetaklak olmuş bir tarihin, astımlı soluğu işitiliyor her adımda.

Hele de gövdesi yarılarak yerine kilise parçaları eklenmiş Kurtuba Camii’nin nemli gözlerine bakmak ne acı. Yüzyıllardır bağrında secdeye varılmamış bir camiinin öksüzlüğü sinmiş duvarlarına…

Endülüslüler bir masal anlatıp geçtiler dünyaya… Ruhu alınmış ve yağmalanmış bir medeniyetin cesedinin parçalarını bir araya getirerek anlamaya çalışmak düştü bizim payımıza da. Oysa biz, ufak bir ziyareti bile gereksiz görerek unutmayı seçtik onu.

Avrupa çölünde bir vahaydın sen Endülüs!

Şimdi kurutulmuş kuyularının başında bekleşen insanlara sunabildiğin buruk bir hüzün…

Yokluğunun açtığı oyuk büyüyor, Avrupa ise yanı başında kaybettiğini çok uzaklarda aramaya ısrarla devam ediyor!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL
05.01.2011

Yazının yayınlandığı Websiteyi görmek için tıklayınız...

KARAR VERELİM NOEL Mİ YILBAŞI MI?

Patlamış mısır, tombala, piyango vardı şimdiye dek Yılbaşı kutlamalarında. Fakat son yıllarda artık iyice göze batan, çam ağaçları, süsler, Noel babalar işin renginin değiştiğini gösteriyor…

Bir de bakmışız bize ait olmayan, dışarıdan aparılmış bir kutlamanın kırmızımsı rengiyle boyanmışız baştanbaşa.

Baştan söyleyeyim Noel'le Yılbaşı'nı karıştırmıyor, tam aksine karıştırılmasına karşı çıkıyorum.

Yeni bir yıla giriyoruz tamam, ama Noel babanın ve onun kıyafetlerinin üzerimizde, çam ağaçlarının ve süslemelerin evimizde ne işi var?

Ne anlamı var bütün bunların? Kaç yıllık bir geçmişi var bu ritüellerin tarihimizde.

Ve tüm bunların yeni yılla alakası ne? Bunu modernleşmenin bir göstergesi olarak görmek ne kadar doğru?

Yıllardır Yılbaşı filmleriyle hipnoz edilmiş zihinlere artık hindi yiyip, çam ağacı süsleyerek, Noel babaların yollarını gözleyerek yeni yılı kutlamak tuhaf gelmiyor. Çünkü bize nasıl kutlamamız gerektiğini çok iyi ezberlettiler, son yıllarda da emeklerinin boşa çıkmadığını görerek mutlu oluyorlar. ''İşte bu, başardık! Onlar da bizim gibi kutluyor artık'' diyorlar şimdi. Onların kötü taklitleri olma durumumuzu sürdürmeye devam ediyoruz.

Yılbaşı kutlamaları bahanesiyle bize giydirilmeye çalışılan Noel elbisesinin üzerimizde ne kadar gülünç durduğunun ayırdına varabilmek için yapmamız gereken sadece akletmek oysa.

Sorgulama melekemizin üzerindeki tozları silkeleyip kullanmaya, hiç sorup araştırmadan önümüze konan her yemeği yeme tembelliğimizden vazgeçmeye çağırıyorum sizi.

Neden direnmeyelim, neden yutalım zokaları, neden taklit edelim ‘Onları’? Neden olalım onların kuklaları.

Başımıza bir Noel baba şapkası takıp aynanın karşısına geçerek süzün kendinizi şöyle bir. Ya da etiketine bakın ‘Made in Turkey’ mi yazıyor.

İster buna modernlik, ya da kentleşme demeye devam etsinler, ortada iri yarı koskocaman bir saçmalık sırıtarak el sallıyor GÖRENE!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

28.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...