13 Ocak 2011 Perşembe

BEYİN KUŞATMASI

Çoğu zaman anlamsız şeylerle uğraşırken buluyorum kendimi. Deliler hastanesinde ne yaptığını bilmeyen insanlar gibi.

….

Artık düşünemiyorum.

Neden?

Etrafını sarmışlar…

Neyin?

Aklımın.

Kimler?

Belirleyiciler.

Neyi?

Neyin nasıl olacağını: nasıl giyineceğimizi, ne yiyeceğimizi, ne zaman ne yapacağımızı… yani her şeyi işte.

……

İstediklerimin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylediler.

Ne istiyorsun?

İnsanca yaşamak. Sence çok şey mi?

….

Etrafımızda gördüğümüz her şey bize unutturmak için tasarlanmış.

Neyi?

Aslında bir rüyada olduğumuz gerçeğini. Bu kuşatmadan kurtulabilen çok az insan var.

…..

Gerçek sandığımız rüyadan uyanıp, rüya sandığımız gerçekle yüzleşme olasılığımızı en aza indirgemeye çalışıyorlar sürekli.

…..

Her gün başla tuşuna basılmış robotlar gibi sürdürüyoruz hayatımızı. Yaşam alanlarımız oldukça dar, her şey önceden hesaplanmış. Şıkları biz belirlemiyoruz. Bizim yaptığımız sadece bize dayatılan seçeneklerden birini kabul etmek.

…..

İnsanlığın içine düştüğü bu sefil durumun filmlerini de yapıp izlettirdiler bize alay edercesine. Yazık ki durumumuz Truman’dan farklı değil.

…..

Senin yerine düşünüyor, karar alıyor ve uyguluyorlar.
Aslında yaşamıyoruz, sadece yaşadığımızı zannettiriyorlar.
Kurdukları suni dünyanın labirentimsi köşelerinde tükeniyor ömrümüz.

Ne yapacaksın peki?

Rol. Oynuyor gibi, söz tutuyor gibi.

Sonra?

Sızabileceğim çatlaklar arayacağım. Geçebileceğim delikler…

Nasıl?

Posaları çıkarılmış hayatlarımızın suyunu içmek isteyenlerin boğazına kaçacak şeyler üreterek.

'Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedeni de bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak ama daha da gerekli.' (Andrey Tarkovsky)

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

08.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...

12 Ocak 2011 Çarşamba

AVRUPA KAYBETTİĞİNİ YANLIŞ YERDE ARIYOR!

Faslı Araplar, İspanyollar, turistler, kiliseler, havralar, yıkık dökük camiiler, terk edilmiş kervansaraylar, tepeler, dar sokaklar, sardunyalar, nehir, kuşların şarkıları, El-Hamra Sarayı, Arap dükkânları, evlerin arasından uzunca boylarını çıkarıp etrafı kolaçan eden palmiye ağaçları… Neden mi bahsediyorum? Endülüs efsanesinden geriye kalanlardan…

Camlarından sardunyaların fışkırdığı, içleri dışlarından harika, küçük iki katlı, gözleri cumbalı Arap evlerinin hala üzerlerinden silinmemiş dinginliği ve avlularında akmaya devam eden mütevazı havuzların şırıltısı sarıp sarmalıyor ruhunu insanın.

Sonra bir seher vakti Arap çarşısındaki o tarihi dükkânlardan kulağıma çalınan Kur’an seslerinin bir tutam Endülüs serperek yayılışı Gırnata sokaklarına.

El-Hamra’nın karşı tepesine kurulmuş Camiinin avlusuna oturup, elimde arap şerbeti, yudumladım güneş batarken doyumu imkânsız, o düşsel zamanların hikâyesini mırıldanan Sarayı. Hala görevini yerine getirmeye çalışarak nöbet tutan Al-Cazab kalesinin asker bakışları altında.

Aklımda en çok kalan sarayın dantel gibi işlenmiş mermerlerine kazınmış ‘Ve la galibe İllallah’ yazısı. Baktıkça yıldızları anımsatan geniş alınlı sedef kakmalı tavanları, her avlu da salına salına akan havuzları…

Endülüs, unutulmuş, sadece bazı bölümleri akılda kalmış masallar gibi şimdi, öyle sessiz, mağrur, dokunaklı… bekliyor bitimini kederli yazgısının.

Endülüs… Batı’nın eskiden gördüğü huzurlu bir düş…

Artık bağrında hayretle gezinen turistlerin açtığı ayak izleriyle dolu… Suratında patlayan flaşlar eşliğinde, rehberlerin ağzından çıkan doğru yanlış hikâyeleri dinlemeye mahkûm…

O’na bakmak acı veriyor insana, tattırdığı huzurdan fazla…

Arap giysileriyle dolaşan batılı turistler, batılı kıyafetlerle dolaşan Araplar var şimdi sokaklarında. Tepetaklak olmuş bir tarihin, astımlı soluğu işitiliyor her adımda.

Hele de gövdesi yarılarak yerine kilise parçaları eklenmiş Kurtuba Camii’nin nemli gözlerine bakmak ne acı. Yüzyıllardır bağrında secdeye varılmamış bir camiinin öksüzlüğü sinmiş duvarlarına…

Endülüslüler bir masal anlatıp geçtiler dünyaya… Ruhu alınmış ve yağmalanmış bir medeniyetin cesedinin parçalarını bir araya getirerek anlamaya çalışmak düştü bizim payımıza da. Oysa biz, ufak bir ziyareti bile gereksiz görerek unutmayı seçtik onu.

Avrupa çölünde bir vahaydın sen Endülüs!

Şimdi kurutulmuş kuyularının başında bekleşen insanlara sunabildiğin buruk bir hüzün…

Yokluğunun açtığı oyuk büyüyor, Avrupa ise yanı başında kaybettiğini çok uzaklarda aramaya ısrarla devam ediyor!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL
05.01.2011

Yazının yayınlandığı Websiteyi görmek için tıklayınız...

KARAR VERELİM NOEL Mİ YILBAŞI MI?

Patlamış mısır, tombala, piyango vardı şimdiye dek Yılbaşı kutlamalarında. Fakat son yıllarda artık iyice göze batan, çam ağaçları, süsler, Noel babalar işin renginin değiştiğini gösteriyor…

Bir de bakmışız bize ait olmayan, dışarıdan aparılmış bir kutlamanın kırmızımsı rengiyle boyanmışız baştanbaşa.

Baştan söyleyeyim Noel'le Yılbaşı'nı karıştırmıyor, tam aksine karıştırılmasına karşı çıkıyorum.

Yeni bir yıla giriyoruz tamam, ama Noel babanın ve onun kıyafetlerinin üzerimizde, çam ağaçlarının ve süslemelerin evimizde ne işi var?

Ne anlamı var bütün bunların? Kaç yıllık bir geçmişi var bu ritüellerin tarihimizde.

Ve tüm bunların yeni yılla alakası ne? Bunu modernleşmenin bir göstergesi olarak görmek ne kadar doğru?

Yıllardır Yılbaşı filmleriyle hipnoz edilmiş zihinlere artık hindi yiyip, çam ağacı süsleyerek, Noel babaların yollarını gözleyerek yeni yılı kutlamak tuhaf gelmiyor. Çünkü bize nasıl kutlamamız gerektiğini çok iyi ezberlettiler, son yıllarda da emeklerinin boşa çıkmadığını görerek mutlu oluyorlar. ''İşte bu, başardık! Onlar da bizim gibi kutluyor artık'' diyorlar şimdi. Onların kötü taklitleri olma durumumuzu sürdürmeye devam ediyoruz.

Yılbaşı kutlamaları bahanesiyle bize giydirilmeye çalışılan Noel elbisesinin üzerimizde ne kadar gülünç durduğunun ayırdına varabilmek için yapmamız gereken sadece akletmek oysa.

Sorgulama melekemizin üzerindeki tozları silkeleyip kullanmaya, hiç sorup araştırmadan önümüze konan her yemeği yeme tembelliğimizden vazgeçmeye çağırıyorum sizi.

Neden direnmeyelim, neden yutalım zokaları, neden taklit edelim ‘Onları’? Neden olalım onların kuklaları.

Başımıza bir Noel baba şapkası takıp aynanın karşısına geçerek süzün kendinizi şöyle bir. Ya da etiketine bakın ‘Made in Turkey’ mi yazıyor.

İster buna modernlik, ya da kentleşme demeye devam etsinler, ortada iri yarı koskocaman bir saçmalık sırıtarak el sallıyor GÖRENE!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

28.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...

CEVABI OLAN VAR MI?

Şimdi ölmek isteyen var mı? Gerçekten yaşamadan.

Savrulup gidiyor zamanın anaforunda ömürler, farkına varamadan ne menem bir şey olduğunu hayatın… Hep bir telaş, korku, endişe eşliğinde koşturuyoruz. Oysa finali yok zorla katıldığımız bu yarışın. Boşuna bu Ezergeçerus savaşı.

Okullar, dersler, sınavlar, sınavlar, sınavlar…
İşler, güçler, zorunluluklar…

Hızlandırılmış bir film seyreder gibi tükeniyor hep bir sonraya ertelenmiş yaşamlar…

Yaptığımız ne var, boğazımıza kadar gömülmüş olduğumuz bataklıktan kurtulmak için? Düzenin nehrine kapılıp gitmemek için, sürekli vicdanımızı diri tutmak için, kendimize yeni yaşam alanları açmak için.

Bir gayret, çaba, çırpınış…

İnsan bu kadarcık mı?

Bu kadar çabuk mu teslim olacağız bizi kendine kul yapan düzene?

Yaptığımız hayatta kalmaya çalışmak sadece. Ama bu yeterli değil, biz insanız değil miyiz, farkımız olmalı hayvanlar âleminden, üstüne çıkmalıyız artık bu ilkel yaşam şartlarının.

Harekete geçmekten bahsediyorum, çölleşmiş yaşamlarımızın sorumluluğunu ona buna atmak kolaycılığını bırakarak, üstlenerek attığımız adımların bedellerini.

Pakdil Usta soruyor: ''Bu ellerimizle bu ayaklarımızla bir şeyler yapamaz mıyız?
Tırnaklarımızla oyamaz mıyız anlamsızlığı? Bir yol açamaz mıyız bir metre ötesine?''


Herhangi bir cevabı olan var mı bu sorulara?
Bir şey demek isteyen var mı?
Yok mu?
İnsanım ben, o yüzden de güçlüyüm ya! diyen?

Sürünmeyi bırakan, ayağa kalkan, yürümeye başlayan…
Yaşamaktan bahsediyorum, gerçekten yaşamaktan, yaşıyor gibi yapmaktan değil.

Ne dersek diyelim, hangi inancı ya da inançsızlığı benimsemiş olursak olalım, başkası değil biz: ''Sorumluyuz yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan. İlgimiz ve bilgimiz oranında.'' (Pakdil)

Şimdi ölmek isteyen var mı? Gerçekten yaşamadan.

Yüzme bilmeden daha
Deniz görmeden
Hiç güneşte yanmadan
Şimdi ölmek istemem
Bir kalbi sarmadan

(Teoman)

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

21.12.2010

Yazının yayınlandığı websiteyi görmek için tıklayınız...

ÖLDÜR GİTSİN!

''Süryani olan ailesinin evlenmesine karşı çıktığı Sonay, âşık olduğu Kürt genci Zekeriya ile kaçıp evlendi. Ölümleri ise Sonay’ın ağabeyinin elinden oldu.''

Dünyadaki hiçbir din, birbirini sevip evlenmiş iki insanın sırf dinleri farklı diye öldürülmesine razı gelmez. Velev ki ailelerin rızaları olmasın. Ortada bir suç varsa şayet, o da onları bu duruma sokanlarındır.

Haberi gazetede okuduğumda, o çiftin evlendikleri gün çekilen fotoğraflarına bakakaldım uzun süre, ne kadar da masum bakmışlar objektife. Hayatlarını resmen birleştirdikleri için mutlu ama bunu kaçarak yaptıkları için endişeli bakışlar... Kısa süre sonra öleceklerinden bihaber…

Bu ilk değil, her gün Türkiye’de, dünyada, farklılıklara tahammülü olmayan ve kaba kuvvetle istediklerini yaptırabileceklerini zannedenlerin estirdikleri öfke kasırgasının yerle bir ederek toprağa gömdüğü hayatları seyrediyoruz çaresizce.

Kimi eline sandalye alıyor, kimi yumurta, silah, taş, sopa, cop, bomba… Ve bu şekilde iyi bir şey yaptıklarını sanıyorlar.

Oysa öfkelerinin elinde oyuncak olduklarının ve böyle çocukça tepkilerle acizliklerinin üstünü örtmeye çalıştıklarının farkında değiller. Bu yaptıkları, düşünme yeteneği olmayan yaratıklarla kendini aynı makama oturtmak değil de nedir?

Sonrasında kendileriyle baş başa kaldıklarında ne cevap veriyorlar vicdanlarına? Belki de ilk yaptıkları şey vicdanlarının ağzını bağlamak oluyordur.

Dünya kurulalıdan beri insanlığın bir türlü beceremediği bir meziyet: Farklı olana saygı duymak. Ne kadar zor bir şey değil mi bu, yapılması ne zor iş.

Sözle başa çıkamayınca tekme tokat girişmek rahatlığı varken, karşıdaki insanı saygıyla dinleme, anlama, anlaşma zahmetine katlanmanın ne anlamı var bu âlemde?

Çok alışmış zihinlerimiz düşünmemeye, yorulmamaya, basmakalıplara.

İki dakika kafamızı yorup düşüneceğiz, keyfimiz bozulacak diye ödümüz patlıyor. En çabuk hedefe bizi ne ulaştıracaksa hemen onu yapıyoruz. İlla düşünmek gerekiyorsa, e bunun düşünülmüşü var deyip aklımızın süzgecinden geçirmeden işimize geleni kabul ediyor, davranıyor, yaşıyoruz kısacası...

Arabesk tepkilerle ele geçecek olan sadece koyu vicdan azabı ve masum insanların ahlarıdır.

Vur Bitsin, Öldür Gitsin!!!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

14.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...
Alıntı yapan siteler için tıklayınız...

ÖTEKİ ALEVİLER

Hayatlar…

Saklı, gizli, kaçak, ürkek, çekingen, sindirilmiş, ezilmiş…

Etrafımızda bolca örneği olan ve her geçen gün biraz daha çoğalmasına canla başla katkıda bulunduğumuz hayatlar…

Tepelerine bastırdıkça silikleştiklerini görerek, içimizin başına buyruk kanserli hücrelerini çoğalttığımız hayatlar…

Yegâne doğru olarak kabul ettiklerimizin haricinde kalanları ‘haklı’ davalarımızı yüceltmek uğruna ötelere iteleyerek yok etmeye çalıştığımız hayatlar…

Bizler ve Ötekiler...

Bizler… Anneler, babalar, ağabeyler, ablalar, kardeşler, arkadaşlar, dostlar, komşular, Ayşe Teyzeler, Tülin Ablalar, Hikmet Beyler, Okan Amcalar…

Bizler… Yani sen, yani ben, yani o!

Ve Ötekiler…

Sağcılar, Solcular, Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Türkler, Sünniler, Siyahlar, Beyazlar, Yeşiller…

Ötekiler…

Yani sen, yani ben, yani o!

Ötekileştirme refleksiyle dokunmuş ve insanlığımızın üzerinde hiç de hoş durmayan bu çirkin elbiseyi üzerimizden çıkarıp atmamızı öğütleyen bir sinema filmi ‘Saklı Hayatlar’.

Mart ayında gösterime girecek olan filmin yönetmeni Haluk Ünal, önyargı tokmağıyla ezilen hayatları alevi kimliği örneğinde beyaz perdeye aktararak, başkalarının hayatlarına hükmetme yetkisini kendinde gören herkesi, kimleri ötekileştirdiği sorusuyla baş başa bırakıyor.

Ve ekliyor: ''Herkes kendini nasıl tanımlıyorsa ben onu öyle esas almak zorundayım. Kimsenin sen öyle değilsin demeye hakkı yoktur''.

Filmin farklı kesimlerden tepki alacağını ve belki de bu yüzden hak ettiği ilgiyi bulamama ihtimali olduğunu söylediğimde, Haluk Ünal asıl amacının Alevi’yle Alevi’yi, Sünni’yle Sünni’yi ötekileştirme meselesi üzerinde tartıştırmak olduğunu anlattı.

Kültür Bakanlığı’ndan da destek alan filmin çekimleri dün sona erdi. Gösterim tarihi 4 veya 11 Mart 2011 olarak planlanan bu filminde önceki bazı önemli filmler gibi peşin yargılarımıza kurban gitmemesi temennisiyle…

'Saklı Hayatlar' yolun açık olsun!

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

02.12.2010

Yazının yayınlandığı Websiteye gitmek için tıklayınız...

Saklı Hayatlar filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal ile
yapılan söyleşiyi izlemek için tıklayınız:

Video 1
Video 2


İlgili Haberler:

Alevilerin Trajedisi 1


Alevilerin Trajedisi 2

ÖĞRENCİLERİN HAYATI TEHLİKEDE!

Dün akşam 10 yaşındaki Ali’ye sordum:

- Bugün okul nasıldı? Özlemiş misin okulunu?
- Hayır.
- Ama niye? 9 gündür göremiyordun öğretmenini, arkadaşlarını… Hiç özlemedin mi?
- Hayır, hiç özlemedim.

Donup kaldım ve sustum. Aklıma ilkokula başladığım günler geldi. Hevesle başladığım ilkokulun ilk gününde ilk öğretmenim tarafından yediğim ilk göz tokadını hatırladım:

- O asık suratını,
- Geleceğin mimarları olarak anılan şahsın özgüvenimi yerle bir etmesini,
- Sayesinde benim için artık bir eziyete dönüşen okul yıllarımı,
- Her tatil bitişinde akıttığım gözyaşlarını
- ve o günlük güneşlik çocukluk yıllarımın kara günlerini…

Tüm bunları hatırladım ve sustum ve suratını sorularımla asmış olduğum çocuğa hiçbir şey diyemedim.

Sonra Fedakâr Öğretmenler Sergisi’nin bugün Ankara’da açıldığını okudum. Fedakâr Öğretmenler!

Evet, fedakâr öğretmenler var, ama sayısı maalesef yeterli değil.

Sözüm, bir tebessümü, sıcak bir bakışı öğrencilerine feda edemeyen öğretmenlere, 'Öğretmenler yeni nesil sizin eserinizdir' sözünü herkesin çok iyi bildiği fakat bir o kadar da bu gerçekten uzak kalmış eğitim sistemimize, öğretmen olmayı öğrenememiş, sırf o bölümü tutturduğu için öğretmen olmuş öğretmenlik mesleğini bir şekilde icra eden insanlara.

Burada sadece suçu öğretmenlere atmak yanlış olur elbette.

Devletin öğretmenlik mesleğine verdiği önem, bu meslek için reva görülen eğitimden ve maaştan belli oluyor.

Öğretmenlik evet bir meslek, ama alelade, sıradan bir meslek değil, çünkü hayata yeni adım atmış savunmasız küçücük insanların gelecekleri mevzu bahis olan.

Ez cümle: Dikkat! Ehline düşmemiş öğrencilerin hayatı tehlikede.

Dipnot: Geleceğin Mimarları olduğunun bilincinde olan tüm has öğretmenleri saygıyla selamlıyorum, mesleğiniz kutlu olsun.

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

24 Kasım 2010 Çarşamba 13:05

Yazının yayınlandığı Websiteyi görmek için tıklayınız...

GERÇEK KURBAN KİM?

Kurban Bayramınız kutlu olsun!

Yoksa et bayramınız mı demeliydim? Ya da hayvanları boğazlama bayramı!

Yok, hayır, 9 günlük tatil bayramı demek daha yerinde olur sanırım.

Sizin için Kurban Bayramı neyi ifade ediyor?

Bir ritüel, gelenek, adet, ibadet, tatil…
Sizin de gözünüze çarpan yanlış bir şeyler yok mu bu Kurban tablosunda.

Yılbaşında katledilen çam ağaçları gibi, hayvanları kesmenin mantığı ne?

- Bu bir ibadet. Allah için bu hayvanı kurban ediyoruz.
- Fakirlere et dağıtıyoruz.
- Bize uzun süre bu kestiğimiz kurbanın eti yetiyor. İçimize sinerek yiyoruz, kendi ellerimizle kestiğimiz kurban ne de olsa.
- Bu bayram vesilesiyle eş, dost, akraba ziyaretlerinde bulunuyoruz.
- 9 günlük tatil yapıyoruz.
- Kan akıtarak içimizdeki vahşiyi sakinleştiriyoruz.

İyi güzel de, bunlar mı kurban bayramının en baştaki amacı.

Bunlar mı Allah’ın bu ibadetle inananlardan istediği şeyler.

Her ibadet bir arınmadır!

Kurban ne demek?
- Yaklaşma.

Kime?
- Allah’a.

Nasıl?
- Kurban ederek.

Neyi?
- En sevdiğini. Kimisi için eşini, kimisi için dostunu, çocuğunu, işini, egosunu, ihtiraslarını…

Nasıl yani? Bunu nasıl yaparız?
- Allah İbrahim’e çok sevdiği oğlunu kurban etmesini emretti. Oğlunu kurban edecekken sınavı geçtiğine dair işaret geldi ve bir koç indirildi.

Kurban etmesi gereken İsmail değil, Allah’la arasında perde olan İsmail’in sevgisiydi.

Koç’u keserken aslında insandan istenilen Allah’la arasındaki engelleri, bağlantıyı bozan parazitleri temizlemek. Yaratıcıyla net, sağlam bir ilişkiye sahip olmak.

Peki, Allah’a yakınlaşınca ne olacak?
- Trenin rayları neyse, Müslüman için de İslam odur.
Allah’a yakınlaştıkça, teslim oldukça bizi boyunduruğu altına almış her türlü içsel ve dışsal amirlerin hegemonyasından kurtulmuş olacağız.

Hâsılı, İslam dini flörtü kaldırmaz. Bu tarz bir ilişkiyle bize ancak 'avuntu' kapıları açılır. Oruç tutuyoruz diye aç kalıp, kurban kesiyoruz diye kasaplık alıştırması yaparak kendimizi bir şey zannetmeye devam ederiz.

'Gören gözlere ortalık ışımıştır.'
(Nuri Pakdil)

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

19.11.2010

Yazının Yayınlandığı Websiteyi görmek için tıkla...

VARLIĞIM VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!

Bir varmış bir yokmuş…

Yıllar önce düzenin kara ağlarla başımıza çorap örmeye başladığını gören güneş, bulutlarla gözlerini kapatıp başını karanlığa sokmuş.

Serseri bir rüzgâr insanın yalnızlığını ürperterek coşmuş.
Zaman hızla akıp giderken, tutabilene aşk olsunmuş. Ama beton duvarların arasına sıkışmış hayatlara aşk dâhil olmaktan korkmuş.

Bencilliği arttıkça cepleri yalnızlık dolanların sanal hanelerindeki arkadaşları ve elektronik oyuncakları çokmuş.

Para için koşturmaktan yaşamaya vakit bulamayan insanların hayatlarını dizilerdeki kuklalar yaşar olmuş.

Sonra bir de bakmışlar ki insan düşünmeyi unutmuş, kendini, sorularını, merakını, gayesini…

Sonra ne olmuş?

İnsanlık her geçen gün daha da artan bir hevesle 'varlıklarını yakıtı insan olan düzenin varlığına' armağan eder olmuşlar.

Ve en kötüsü de bu korkunç masal burada son bulmamış.

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL
 
12 Kasım 2010 Cuma 14:51

Yazının yayınlandığı Websiteyi görmek için tıkla...

ÖZÜRLÜLER!

''Sen atını kaybeden oyuncu
Bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
Bırak oyunu

artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar''


(İlhami Çiçek-Satranç Dersleri)

Hiç gördünüz mü böyle birilerini etrafınızda?

Bu düzenin ayartamayıp saf dışı bırakarak cezalandırdığı insanları.

Baktığı her şeyde kocaman bir hüzün gören, derisi aşırı hassas, kırılgan insanları.

Bir yolun daima yokuş tarafından tırmanmayı deneyenleri.

Günlük yaşamın ademi insanlıktan çıkaran sıradanlığını kaldıramayan zayıf bünyelileri.

Omuzlarındaki hayatın yükünü sırt çantasında taşıyarak okula giden bir ilkokul çocuğunun arkasından oturup ağlayanları.

Her sabah uyandığında üstüne üstüne yürüyen dünyanın altında kalan, çılgınca dönüp duran sisteme karşı ellerinde sadece kırık dökük umutları olan, teslim olmamak için kaybedenlerden olmayı kabullenen insanları göreniniz oldu mu hiç?

Ben gördüm.

Onlar gökyüzüne baktıkları zaman yakaladıkları bir parça mavi gökyüzüyle avuturlar içlerindeki ürkek çocukları. Koyu karanlık gecelerde bir yıldız, bir parça deniz, ufak bir güneş kırıntısı, bir kuble çocuk neşesi…

Herkes gibi yürüyemez onlar aksarlar, astımlılar gibi zorlanırlar nefes alıp verirken.

Aslına bakarsanız yaşama engelli insanlardır onlar.

Ama kimselerin haberi yoktur onların silik varlıklarından.

Oysa tek başlarına hayatta kalmaları çok zordur onların. Azaları tam bir vücutları olsa da ruhen sakattırlar.

Gözleri bakar ama herkes gibi göremezler. Duyar ama herkes gibi işitemezler.

Yaşama özürlüsüdür onlar.

Korunup, gözetilmesi gerekir onların. Herkes gibi çocuk olamazlar, herkes gibi genç, herkes gibi eş, anne, baba, arkadaş, dost, kardeş, işçi, öğrenci, memur...

Çıkar ilişkilerinde son derece beceriksizdirler. Ve belki de bu yüzden herkesin bir günde aldığı yola onlar yıllarını verirler.

Sistemin bağırlarında açtığı yaralarına mezar taşlarını basarlar ve mırıldanırlar, 'bir gün nasılsa…'

Parmak uçlarıyla yaşayan körler gibi onlar da hissetmeden dokunamazlar hiçbir şeye.

Zayıf, kırılgan insanlarla iyi anlaşır, bir kalbi kırdıkları zaman parça parça olurlar.

Acıyı duyum eşikleri çok aşağılardadır onların. Herkes bir hissederse onlar on hissederler.

Dünyanın en neşeli anlarından bir hüzün abidesi yontup çıkararak dikerler meydana. Sonra da ona bakar bakar erirler.

Hiç fark edeniniz oldu mu onları?
Yaşama özürlü olmalarına rağmen herkesle aynı sahnede oynamak zorunda oldukları için azar azar yok olanları.
Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL 

08.11.2010

Yayınlandığı Websiteye gitmek için tıkla...

İYİ İLE KÖTÜNÜN RAKSI

Alisa: Çok acı çektik... Çok korku ve utanç yaşadık.
Ama hiç pişman olmadım ve kimseyi kıskanmadım.
Bu sadece bizim yazgımız, hayatımız. İşte bu biziz.
Ve talihsizliklerimiz olmasaydı, daha iyi durumda olamazdık.
Kötü olurdu.
Çünkü o durumda, hiç mutluluk olmazdı.
Ve hiç umut kalmazdı.


(Tarkovski: İz Sürücü/Stalker, 1979)

Bu replik, çevrenin ve annesinin tüm baskısına rağmen lanetli diye nitelendirilen peygambervari bir iz sürücünün peşinden giden kadına ait.

Yönetmen Tarkovski, filmin sonunda bu sözleri Alisa’ya gözümüzü delip geçen bir bakışla söylettiriyor. Başımıza gelen olayları tek boyutta algılamayan bir zihnin türüne az rastlanır ürünleri.

Oysa biz, çoğu kez sığ denizlerde kulaç atarak tüketiyoruz yüzeysel alıp verdiğimiz nefeslerimizi.

Sürekli paçamızı sıyırıp arkamıza bakmadan kaçmaya çalışıyoruz belalardan.

Telaş ve kaygının birleşiminden oluşmuş ruh halleriyle bütün bir ömür oradan oraya koşturup duruyor, her şeyin aksiyle var olabildiği bir dünyada talihsizlikler olmadan mutlu olabilmenin çıkmaz sokaklarında kayboluyoruz.

Ve sık sık zavallı pozlar verirken yakalanıyoruz hayata.

İyi olabilmek için kötüye, güzel olabilmek için çirkinliğe, kadın olabilmek için erkeğe, insan olabilmek için hayvana, umutlu olabilmek için umutsuzluğa… ihtiyacımız olduğu gibi mutlu olmak için de belalara ihtiyacımız olduğunu kabullenmemek için direniyoruz.

Mutluluğu yakalamak adına kendimize yakıştıramadığımız ölümü unuttukça daha da ağırlaşıyor taşımakla hükümlü olduğumuz hayatlarımız.

Sonuç: İyiyle kötünün ahenkle dansını görebildiğimiz gün, içimize ılık ılık yayılan huzurun tadını damağımızda hissettiğimiz an olacaktır.

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

04.11.2010

Yayınlandığı Websiteye gitmek için tıkla...

ÖZGÜRLÜK MÜ O DA NE?

Bizleeer!

Belleri bükülmüş, sırtları kamburlaşmış, hayatlarına bir seyirci gibi öylece bakakalmış küçük insanlar!

Gözlerimizi bu ülkede açtığımızdan beri özgürlük nedir, hakkımız hukukumuz nicedir sormadan tükettiğimiz nefeslerle, yuvarlamışız boğazımızı yırtan kuru ekmekleri.

Otobanda uçuşan bir poşet çaresizliğinde oradan oraya savrulup durarak unutmuşuz merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemliğimizi.

Bizleeer!

Dimağları kölelik şifresiyle kodlananlar!

Hayır demeyi en büyük hadsizlik sayanlar!

Üzerimize takılan koşumları bırakın kimin taktığını sormayı, kamçılandıkça daha hızlı koşmuşuz.

Otobüs camına tutunmuş bir yağmur damlası kadar ürkek ve zavallı olduğumuzun farkına varamamışız.

Saçmalıkların özümüze yapışıp bir sülük gibi emmesine izin vermiş, her gün içten içe bizi kemirip duran kurtlarla dans ederken dudaklarımızda hep aynı yapay sırıtmayla dolaşmışız.

Haksızlığı hak sanıp, köleliği taç yapıp başımıza takmışız, gururla…

Kaderciliğin elinden tutmuş, mantığa elveda bile demeden terk etmişiz. Sorgulama melekemizi yedi kat toprağın altına gömmeyi ise en büyük maharet bilmişiz.

Hayatımızın orta yerinde çıkan yangını söndürmeye yeltenmemiş, günden güne benimsediğimiz yanıklarımızı yazgı sandığımız bezlerle sarmalamışız.

Biçare hayatlarımızı birbiriyle tokuşturup Şerefe! demiş, ‘Hangimizin Acısı Daha Büyük’ yarışını önde bitirenlerden olmaya bakmışız.

Ama artık kölelik ilga ediliyor!

Hayatımızın senaryosunu yazıp yöneten karanlık ruhlu yönetmenlerin kaleminin mürekkebinde boğulan zihinlerimiz uyanmaya başladı.

Bizleri mahkum ettikleri küçük hayat zindanlarımızda volta atarken duvarlara çarptığımız başlarımıza düşmeye başladı akıllarımız bir bir.

Şimdi ‘Burası neden böyle karanlık, ben neden burdayım’ diye haykırıyoruz.

Sormaya başladık konuşmaya yeni başlamış çocuklar gibi: ‘Bu da ne? Kim bu? Neden böyle?’

Yavaş yavaş söküyoruz alfabeyi. Ve sıkı durun ‘Ne oldu birdenbire bu kölelere’ diyen Bay ve Bayan usta yönetmenler! Tüm haksızlıkların canına okuyacağımız günler yaklaşıyor.

Dipnot: Bu yazı ‘Özgürlük mü, O da Nedir ki?’ diyenlere ithaf edilmiştir.

Zeynep Şehidoğlu
İSTANBUL

30.10.2010

Yayınlandığı Websiteyi görmek için tıkla...

LİBERALLE TÜRBANLININ DANSI

Yıllardır çalkalayıp durduğumuz şu bol asitli, muhtevası din, dil ve ırktan oluşan tuz ruhlu farklılıklar şişesini, hazır 29 Ekim’de gelmişken artık bir kenara bıraksak, bir ilke imza atıp bayramı kutlanması gereken bir formalite olmaktan çıkarıp pratiğe döksek, şu dişleri bitmemiş bebekler gibi ağzımızda ıslatıp durduğumuz Cumhuriyeti ambalajından çıkarıp gerçekten tadına baksak olmaz mı?

Önyargılarımızla bağladığımız gözlerimizi açıp, kullanılmadığı için kireç tutmuş vurdumduymaz vicdanlarımızı göreve çağırsak!Ama ruhumuz hala daha emekleme dönemini yaşadığından, aynı zeminde bir arada bırakın ayakta olmayı tay tay bile duramıyoruz. Ellerimizdeki değnekler uzaklaştırıyor bizi birbirimizden. Sürekli bir zemin kavgası, ‘’Burası benim giremezsin, şurası bizim oturamazsın’’…

Geçtiğimiz bahar gösterime giren ama iki tarafın da az çok sinir uçlarına dokunabilmeyi başarmış olduğu için gereken ilgiyi göremeyen bir film ‘Büşra’. Bunun sebebi filmin sıradan, banal ya da ütopik olması mı? Hâlbuki ‘Yalnız Değilsiniz’ filminden beri ilk defa bir filmin başrolünde başörtülü bir kız oynuyor.

Dindar kesim yakıştıramadı kendine ‘Büşra’yı. “Bizi nasıl anlattın!” dediler. Diğer kesim başörtülü bir kızın kozmopolit, entelektüel dünyalarına girmesinden rahatsız oldu.

İki tarafta olmaz böyle şey dedi, gereksiz bir film, yanlış anlatılmış, çarpıtılmış…

Elbette filmin eksiği gediği var, fakat bu, bir ergen edasıyla filmin işaret ettiği önermeyi kurban etmemizi gerektirmezdi.

Kimse yanaşmadı sivri yanlarını törpülemeye. Görmemeyi tercih ettiler çizdikleri yüzleri.
Tıklım tıklım doluştukları sinema salonlarında anaokulu çocuklarını eğlendirecek seviyede yapılmış sinema filmleriyle yetinerek ‘İdiokrasi’ filmini anımsatan sahneler sergilediler. İnsanlığı yutmaya çalışan sistemin göbeğini kaşıdılar.

Neden?

Büşra Filmi, düzen tarafından yalnızlaştırılmış ve özlerinde yer alan benzerliklerin yakınlaştırdığı iki insanın hikâyesini anlatıyor: Liberal gazeteci Yaman ve türbanlı kız Büşra.
İnsan özünde aynıdır, bakmayın dışarıdan farklı göründüklerine diyerek ateşle barutu yan yana durdurmaya çalışmış film.

Ama ‘Aynı dünyada yaşayan farklı dünyaların insanlarıyız biz’ deyip, farklılıklarımızı besleyip obezler ordusuna çevirerek suma güreşlerine tutuşmak daha kolay geliyor tabii.

Birbirimizi anlamak adına elimize geçen fırsatların üstüne çıkıp tepinmeyi bıraksak, onlara birbirimizi anlamak adına bir şans versek olmaz mı?

Zeynep Şehidoğlu
İSTANBUL

27.10.2010

Yayınlandığı Websiteyi görmek için tıkla...


SİZCE HANGİSİ DAHA MAĞDUR?

- Hanımefendi! Sizce hangisi daha mağdur?
- Hım mm, sanırım sağdaki.
- Hangisi?
- Hımım, yok yok soldaki.
- ?!

5 N 1 K sorularına verilen cevapların, ‘anladıysam Arap olayım!’ dedirtecek denli usumuzu şaşkoloza çeviren, her seferinde bu sefer çıktık tünelden dedirten hüzmeye doğru yönelirken, ardından patlatılan mayınlarla umut ışıklarımızı söndürerek karanlık planların üzerimize salındığı bu labirentlerle çevrelenmiş zindandan çıkma şansımız var mı?

Kürt açılımına Evet! Kürtçe eğitime Hayır!

Din dersi ZORUNLU, gereği olan örtü YASAK!

Adı: ‘Haydi kızlar okula kampanyası!’: Şartı: Başı bağcıksız olmak.

Cami’ye Hayır, Kiliseye evet!

Cami’ye evet ama Cemevi’ne HAYIR!

‘Zamanında size de dünyayı zindan eden yasaları değiştirelim mi?’
- HAYIR efendim gerek kalmadı biz artık mazoşist olduk.

Seyirciyken sahnedekini gerine gerine eleştirenler ve sahne alınca eleştirdiklerine aynı yumurta ikizi gibi benzeyenler.

Dinlere karşı tarafsız olmayı gerektiren Laiklik lokmasını sabah akşam geviştirip duran ve durdukça beyinleri dumura uğrayıp, dindarlara ölüm diyenler.

Sürekli âlim Batı’ya kusursuz bir itaat refleksiyle bakanlar, Avrupa’nın Türkiye kadar gelişmemiş olduğu halde sırf dindaş oldukları için bazı ülkeleri birliklerine kattığını ve kendilerinin gözünü ezel ebed korkutmuş olan bir dini temsil ettiğinden dolayı yıllardır Türkiye’ye kapılarında el açtırdıklarını göremeyenler.

Ve kaderin nahoş kırıtmasına bakın ki herkesin çokbilmiş olarak gördüğü Avrupa da ülkemizin başörtüsü yasağını uygulayacak denli inançlı insanların üstünü tükenmeyen kalemlerle yıllardır çizdiğini fark edemiyor.

Hâsılı bu ülkenin her yerini tezatlık ağlarıyla örmüş, farklı iklimlerde ama aynı basiretsizlik seviyesinde yetişmiş olan ‘Örümcek Adam’ların beyinlerindeki iflah olmaz virüsleri temizlemek için nasıl bir anti virüs programı geliştirmek gerektiğine dair ciddi araştırmalara girişmezsek, bu soyu asla tükenmek bilmeyen türlerin her geçen gün kafalarında üreyen hurafelerle alakaya maydanoz olup gündemi sarsmaya, sarstıkça içimizi dışımıza çıkarıp bizi ‘hasta adam’ yaparak çorba diye önümüze attıkları yemleri tasa koyup bize yutturmaya ve her yutkunduğumuzda şifa yerine bela bulmaya devam edeceğiz.

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

19.10.2010

Yayınlandığı Website'yi görmek için tıkla...

BAŞÖRTÜSÜYLE KÖREBE OYNAYANLAR!!!

Atılan olumlu adımlar, atılması gerekenin oldukça altında emeklerken, Avrupa diye yıllarca beynimizin etini gevip balon gibi şişiren ve canları sıkıldıkça başörtüsü yasağını yüzümüze patlatıp duran zihniyetin ne yapmağa çalıştığını anlayanınız var mı?

Yarım kalan üniversite eğitimimi devam ettirebilmek için Avrupa’ya gittiğim ilk yıllarda, oraya neden geldiğimi kendilerine bir türlü anlatamadığım batı insanının karşısına, onlara hayran olan, bu aydınlıktan mahrum kalmış, artık göremez olmuş ağmaları dikmeyi çok isterdim.

Buyurun, haydi siz anlatın sebebini. ‘Onlar Müslüman’ deyin, ‘onlar terörist’ deyin, onlar ‘örümcek kafalı’ deyin. ‘Onların başörtüsü o kadar tehlikeli bir şey ki, bakın bizim aklımızı da örttü, artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu da göremiyoruz’ deyin.

‘Bir zamanlar bize aydın derlerdi, aslında biz Avrupalıydık, biz size âşıktık ama kadere bakın ki örümcek kafalılar bizden önce davrandılar, sevgili Batı’ya gittiler, eğitim aldılar ve onların başlarındakinin yüzünden korktuğumuz başımıza gelecek, yakında bize haddimizi bildirecekler’ deyin. Korkmayın deyin!

Paranoyak beyinlerinizi onlara da gösterin.

Ama hayran olduğunuz batı insanını ‘sayenizde’ sizden çok daha iyi tanıdığımdan, sizin gibi önyargıları tavan yapmış şahıslara inanmayacaklarını siz daha körebe oyununuzun başlarında oraya buraya toslamaya başlamışken çoktan öğrenmiş oldum.

Alman hocamın beni, kendisine ne iş yaptığını soranlara ‘terörist yetiştiriyorum’ cevabını vererek teselli ettiğini sizlere anlatmam bilmem müzminleşmiş hastalığınıza bir şifa olur mu?

Biz, başımıza yıktığınız dünyanın altından, suyu çıkarılmış gençliğimizin posalarından yeniden hayat kurmaya çalışırken, siz anlamını kavrayamadığınız başörtüsünü dilinize pelesenk edip, miyopluğunuzu arttırmaya, bu konuyu eşerek her gün biraz daha yerin dibine gömülmeye devam edin.

Ve korkun! Ezip geçtiğiniz taze cesetlerimizin attığı çığlıkların bir gün kulaklarınızı sağır edeceğinden korkun. Böylece hem kör hem sağır olmanın tadına da varmış olursunuz.

Zeynep Şehidoğlu

İSTANBUL

15.10.2010

Yayınlandığı Websiteyi görmek için tıkla...