27 Şubat 2011 Pazar

Yaşamak İsteği

Doldurursa içini birgün
Yaşamak isteği halkın
Gerekecek elbette yanıtlaması yazgının
Elbette gerekecek ağarması gecenin
Kırılması zincirlerin
Kollarını açarak ve tutkuyla
Yaşamak isteğiyle dolup taşmıyorsa insan
Yokolup gider büyük göğünde hayatın
Böyle dedi bana varlıkların hepsi
Ruhları anlattı bana gizlice herşeyi
Doruklarında dağların
Gizli yerlerinde ağaçların
Taşkın denizlerde 
Dinle uğuldamasını rüzgarın

Bir yerine dünyanın yöneleyim
Atayım üstümden sıkıntıyı
Umudu giyineyim
Korkmuyorum çetinliğinden yolların
Ne de ateşinden en kurumlunun

Bıktım yüce dağların tepesinden

Yaşanmaz mı her zaman
Hendekte bile

Ebülkasım El-Şabi



Nuri Pakdil, Arap Şiiri, Güldeste II, S.220

[Lub Norin et Edourard Tarabay, Anthologie de la litterature Arabe contemporaine, la poesie, editions du Seuil, Paris 1967]


                  Ebülkasım El-Şabi romantiklerden.
Doğumu: 1909
Hukuk öğrenimi yaptı. Onulmaz bir hastalıktan yirmi beş yaşında öldü. 

Taşkın bir romantizm oluşturuyordu şiirlerini.

Kuşkusuz, Kuzey Afrika'nın büyük şairlerinden biriydi. Ünü, kısa bir zamanda, bütün Arap dünyasına yayıldı.

Yayımlanan kitabı: Hayat Şarkıları.

Korkakların Mutluluğu


Bir uyuşma bedende, zihinde ve düşlerde. Belki bir kirlenme bu, belki çürüme, belki de bir karpuzun içini yemesi gibi birşey. Baktığım bütün yüzlerde, kendinden ve insanlardan uzaklaşmanın ağır faturası. Devasa bir inançsızlık, devasa bir ümitsizlik ve dev bir kaçış. "Bu toprakları kime bırakmaya niyetlisiniz acaba?" diye sorsam gözlerimin içine anlamsız anlamsız bakacağınızdan eminim. Kendi kabuğuna çekilmiş ve orada "kara bir inci" üretmeye çalışan insanların suçüstü yakalanmışlığı var bakışlarınızda. Size incilerden nefret ettiğimi söylemeliyim. Gövdesine saplanmış bir taşı dünyanın en güzel mücevherlerinden biri haline getirmek fikri alabildiğine yabancı bana. Atılan bir taşla yaşamaya alışmak bile kötü bir duyguyken onu onur duyulası bir maddeye dönüştürmek, tepkisiz, teslim olmuş, apolitik varlıkların işi olsa gerektir. Oysa insana düşen, kendisine yönelen bütün yabancı unsurları reddetmek ve o unsurların kaynağına doğru haykırmaktır. Bir "inci"ye meziyet yükleyen bütün felsefelerin karşıtıyım ve karşıt olmak, şu dünyadaki hanemize yazılan en "pırıltılı" şey.

Bir vakitler, inanç ve kararlılıklarına bakarak benim de yanlarında saf tuttuğum sıkılmış yumrukların gevşediğini görüyor bu gözler. Beyazla pembe arası bir renk turu yaşanıyor o avuçlarda şimdi. O avuçlarda, o yumruklarda "yumuşama"nın tiksindirici ve iç karartıcı yüzü dolaşıyor. Baktığım bütün yüzler kapanıyor karşımda ve kilit vuruluyor aşklara. Kilit vuruluyor topraklara, üstünde doğulan ve bir bıçak gibi dolaşılan bütün şehirlere, köylere, evlere kilit vuruluyor. Ürkek ve kendi gölgesinden bile korkan güvercinler gibi yaşadığınız bu aşklardan size bir sancıdan başka birşey kalmayacak. Küçük bir ses parçasıyla kalbi pır pır eden ve güvenli kuytulara sığınmak için topluca havalanan güvercinlerin aşkından ne olur ki? Ne olur ki sizin aşkınızdan? Ve ne hakkınız var sizin sevdiklerinizi de kirletmeye, yaralamaya, korkak hale getirmeye? Ruhunuzda yayılan karanlığı, bir başkasına hangi hak ve duyguyla taşımaktasınız? Kendi pis korkunuzu tek başınıza yaşayın ve bilin ki aşk cesaret işidir. Ancak devrimciler aşık olabilir. Ancak hayatı bir isyan ateşi gibi alnında dolaştıranlar aşık olabilir. Bu ateşli ve cesur duyguyu, korkularınız ve ihanetlerinizle kirletmeyin.

Aklınızdan geçen herşeyi biliyorum. Çok gördük biz bu yılgınlık ve sünepelikleri. Aşklarınız karşısında dahi yenildiniz siz ve sarılıp yanınız sıra koşturmak yerine, sevdiklerinizin korkularını da korkularınıza gerekçe göstererek, hem kendinizi hem de onu bir çukura doğru sürüklediniz. Koşmaya mı cesaretiniz yoktu, sunacak dünyalarınız mı sığdı, cahil miydiniz, eksik miydiniz, bilinmez. Gerekçeleriniz hiç ilgilendirmiyor bizi. Bildiğimiz birşey var ki, siz aşkı kuşatılmış kalelerin teslim olması gibi birşey sandınız ve sevgilinizin elinden tutmanız beyaz bir bayrağın dalgalanması anlamına geliyordu sözlüğünüzde. Ürkek cümlelerden oluşan bir sözlüğünüz var ve tam da bu yüzden tek bir satır anlamayacaksınız kavgamızdan. Size o kavgaya katılma hakkı ve kavga etme imkanı sunuldu, lakin cenk meydanına attığınız ilk adımda ayaklarınızın tutuştuğunu görüp, serin bir hayata, serin bir kucağa, serin bir eve doğru koştunuz. Kendiniz gibi korkak hale getirdiğiniz sevdiklerinizden sizi avutmalarını, dizlerine yatırıp saçlarınızı okşamalarını beklediniz. Oysa o saçlar, isyan ateşenin yalımlarıyla tutuşmalıydı. Saçları isyan ateşinde kavrulmuş adamların ve kadınların hakkıdır aşk. Ve dünyanın en güzel ağaçları ve en güzel kalpleri onların toprağında yetişir. Size, içinde gittikçe boğulacağınız daracık hayatlar ve o hayatları bile doldurmaktan aciz avuçlar kalır. Gidin ve o avuçların aşkında teselli bulun. Uyutsun sizi miniminnacık sevgililer ve yaşlanan bedenlerinizi kanapelere yayıp kazak ören kadınları seyredin siz. Yaşayabileceğiniz en büyük mutluluk budur. Korkakların mutluluğu!

İdris Özyol, Lanetli Sınıf İkinci Kitap: Bir Overlokçu kıza İlan-ı Aşk, Birey Yayınları, 2000

9 Şubat 2011 Çarşamba

Olanaksız ve Mümkün

Kitaplığımı karıştırıyorum bugünlerde. Az önce İdris Özyol'un kitabı geldi elime. Her bir yazısı öylesine başdöndürücü, öylesine öfkeli, isyankar, militan ruhlu, vurucu, yakıcı... Ortasından açtım rastgele, karşıma Madde mi Ağır Mana mı? isimli yazısı çıktı.
 
''- Madde Mi Ağır, Mana Mı?''
    - ''İkisi De Ağır''

Ağır sorular içinde kıvranan ağır bir aşkın cılız bedenleri olarak biz, yani iki uçurum, iki 'yenik insan', iki sürgün, iki ayık otu; dar ve geniş, sessiz ve gürültülü, korkak ve cesur, olanaksız ve mümkün bir şeyler denedik. Bir deneyin kendini reddeden ve kendini parçalayan ve bütün deney tüplerini kıran iki şartıyız biz. Bulduğumuz formülü çatır çatır yırtarak bütün rakamları ve bütün şekilleri ve bütün sonuçları tek tek unutarak, serin bir aşka doğru koştuk. Artık hiçbir şeye isim vermek yok. Hiçbir tanım affedemez bizi. Çünkü ağır izler bıraktık birbirimizin gözlerinde ve birbirimizin aklını kirlettik. Yersiz ve yurtsuz kalplere dönüştük artık. Kimin göğüs kafesine soksan, orada atmaya devam edeceğiz sanki. Kim bu aşk? Ne bu adam? Nerede bu acı? Niçin bu kalp? Sorma artık, sorma. Biz deney tüplerini çoktan kırdık.

Yüreğim gövdemden daha ağır. Bir haller oldu gördüklerimize. Eşya bitti. Nesne yok. Fenayız. Bütün tarifleri bir kenara atarak çıktığımız bu koşuda ipi, bizim dışımızdaki şeyler göğüsleyecek ve vardığımızda menzile, bir yere varmış olmanın bütün anlamı, bütün anlamını yitirmiş olacak. Bitecek baktığımız şeylerden gözlerimize geçen zulüm. Sözcüklerin şiddeti tükenecek. Ve bilmek, yani o tarifsiz çile, o tarifsiz yara, çekip gidecek zihnimizden. Çekip gidecek yıllar önce sırtımıza saplanan kurşun ve o kurşunu sıkanların, ''aşk'' denilince katedilen harfleri kirleten hatırası. Bir adım katetmek yok bundan ileri ve bundan geri bir milim gerilemeyiz biz. Bastığımız yer kadarız ve bastığımız yer kadardır kalbimiz. Kalbini sıkı tut ve kır göğsündeki kemikleri.

Kır be güzelim kendini, dünyanın bütün kuşları havalansın aklında. Dünyanın bütün denizleri aynı yerde toplansın. Dünyanın bütün koşuları menzilsiz kalsın. Biz bitelim ve her şey de bizimle birlikte bitsin. Çekilsin içimizdeki hava, içimizdeki bahçeler, içimizdeki renk. Ya kurut bu yaprakları, ya temelli git. Bir tek ağaç büyümesin artık buralarda. Bir tek çocuk ağlamasın. Bir tek pencere açılmasın sokağa. Kavuşmaktan kurtulalım ve hasret ırmaklarında sürüklensin sana fırlattığım yürek. Hiçbir şeye iyi bakma güzelim, kendine de iyi bakma. Hor davran sana öğrettiğim her şeye ve bana öğrettiğin her şeyi al içimden. Bu başka bir şey biliyorsun. Yok bir tarifi. Tarifi yok çekip gitmenin. Burda kalmak öldürecek bizi sadece. Bir tek bunu biliyoruz ve müsaadenle güzelim, bu bilgiyi de siliyorum hafızamdan. Artık yokuz. (S.105)

İdris Özyol, Bir Overlokçu Kıza İlan-ı Aşk (Lanetli Sınıf, II. Kitap), 2000, Birey Yayıncılık



8 Şubat 2011 Salı

'Gözü Olana Gün Işımıştır'*

Sabah kalktım, baktım güneş doğmuş, ısıtmış odayı. Sonra kitaplıktan başını uzatan bir kitap ilişti gözüme. Bir buçuk yıl önce elime aldığım, zevkle okumaya başladığım ve sonra kaybettiğim. Bana geri dönmesinin şerefine alıp okşadım sayfalarını ve işte bana fısıldadıklarından seçmeler:

''Mesela; bir padişah seni belirli bir iş için bir köye gönderse, sen de gidip yüzlerce iş yaptığın halde onu yapmadan dönersen, esasen hiçbir şey yapmamış sayılırsın. İnsan da bu dünyaya bir iş için gelmiştir ve gayesi odur. Eğer onu yapamazsa hiçbir şey yapmamış olur.''(Mevlana, Fihi Ma Fih, s.23)

'' Ey oğul; her taş sürmenin neticesini ondan sonrakinde gör. Sebebi sebep içinde, halkayı zincirde idrak et. Gözünü etraftan çevir de mat edip oyunu kazanıncaya kadar ne oyunlar oynayacağını gör. Laf olsun diye ''Allah'a tevekkül ettim'' deme. Bu, acemice satranç oynayanların Allah'a dayandım demelerine benzer.''

''Dünyada herkes bir başka işle uğraşır. Birisi kadın sevgisine düşer, öbürü mal sevdasına, birisi kazancın peşine düşer, öbürü bilgiye. Bunlardan birinden zevk alır ve hoşlanır. Hepsi de: ''Benim dermanım, saadetim ve huzurum bundadır.'' der ve ona inanır. Esasen bu da Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü insan, dilediği, aradığı şeye yönelir. Fakat bulamayınca geri döner, bir an durup düşünür ve kendi kendine: ''Dünya bu kadar boş, bu yaşantı, böylesine boş ve zevksiz olamaz. Bu zevk ve rahmet, aranılmaya değer; belki de ben iyi arayamadım, tekrar arayayım.'' der. Ve yine arar, fakat bulamaz. Böyle arayıp dururken ansızın Hakk'ın rahmeti, perdesiz olarak yüz gösterir. Rahmet yüz gösterdikten sonra da tuttuğu yolun, gerçek yol olmadığını anlar.

''Mal, kadın, elbise... Dünyanın her şeyi bir başka şey için gereklidir. Özü, kendisi esasen gerekli değildir bunların. Görmez misin? Yüz bin dirhemin olsa ve sen de aç kalsan, hiç de ekmek bulamasan, o paraları yemen, onlarla karnını doyurman mümkün mü? Elbise, soğuktan korunman için gereklidir. Bunun gibi bütün şeyler zincir gibi birbirine bağlı olarak ta Aziz ve Celil olan Allah'a kadar uzayıp gider. İstenilen, aranılan O'dur. O'nu, O'ndan daha aşağı bir şey için istemek de mümkün değildir. İşte veliler sonucun O'nda olduğunu, O'na erişmekle bütün arzularına kavuşacaklarını bilirler.'' 


*Fethi Gemuhluoğlu

Bu alıntılar Osman Nuri Küçük'ün Fihi Ma Fih Ekseninde Mevlana'nın Görüşleri (Rumi Yayınları, 2006) adlı kitabından yapılmıştır.  

6 Şubat 2011 Pazar

Varolmayan Özgürlük Olan Özgürlük

>>Önce çalışmalarınının meyvasını getirsinler bana. Harmanlarının ırmağını boşaltsınlar ambarlarıma. Ambarlarını bende kursunlar. Buğdayları dövüp altın rengi kabukları çatlatırken şanıma hizmet etsinler istiyorum. Çünkü yalnızca besin işi olan emek tanrısal olur o zaman. Ağır çuvallar altında iki büklüm olanlar, bunları değirmene götürdükleri zaman, daha az acınacak durumdadırlar. Ya da undan apak olmuş, geri getirirken. Çuvalın ağırlığı bir dua gibi çoğaltır onları. Ekin demetini bir tohum şamdanı gibi taşırken, sevinçle gülerler. Çünkü bir uygarlık insanlardan istenene dayanır, onlara sağlanana değil. Elbette, daha sonra bu buğdayı almaya gelirler, onunla beslenirler. Ama insan için işin önemli yanı bu değildir. Onları yüreklerinde besleyen şey, buğdaydan aldıkları değildir. Buğdaya verdikleridir. 

>>Çünkü, bir daha söylüyorum, başkalarının şiirlerini söyleyen, başkalarının buğdayını yiyen ya da kentlerini kurmak için parayla mimarlar getirten topluluklar küçümsenecek topluluklardır. Bunlara oturganlar derim ben. Bunların çevrelerinde, bir ayla gibi, dövülen buğdaydan yükselen altın rengi tozları göremezsin.

>>Çünkü, vermeyi sürdürebilmem için, verirken almam da gerekir. Vermeyle karşılığı arasındaki değişmeyi kutsarım, yürümeyi sürdürmeyi ve daha da vermeyi bu değişme sağlar. Ve karşılık etin besinini sağlarsa, yüreği de yalnız verme besler.

.....

>>İnsan, her şeyden önce yaratan kişidir, derdi babam. Ve ancak birlikte çalışanlar kardeştir. Ve ancak rahatlığı hazırladıkları erzaklarda bulamayanlar yaşarlar.''

.....

>>Daha önce de söyledim sana. Şu yanlış yapmış yapacağını, şu doğru yapmış, böyle bölmelere aldırma hiç. İkisinin büyük iş birliği verimlidir yalnız. Ve yanlış devinim başarılı devinime hizmet eder. Ve başarılı devinim başaramamış olana birlikte izledikleri ereği gösterir. Tanrıyı bulan kişi herkes için bulur. 

.....

>>Her şeyin kusursuz olduğu bir imparatorluk yaratma. Çünkü beğeni müze bekçisinin erdemidir. Beğenisizliği horgörürsen, ne resmin ne dansın, ne sarayın, ne de bahçelerin olur. Kusursuzluğunun boşluğu yüzünden yoksun kalırsın onlardan. Her şeyin yalnızca coşkulu olduğu bir imparatorluk yarat.''

.....

>>İşte insanların büyük gizemlerinden biri, derdi babam. Özü yitirirler de yitirdiklerini bilmezler. Vahalarda biriktirdikleri şeylerin üstüne çökmüş oturganlar da bilmez bunu. Değişmeyen gereçlerde görülmez ki yitirdikleri!...

>>Yoksullaştıklarını görmezler, çünkü nesneler kullanışlarında hep aynı kalır. Ama bir elmasın kullanışı nedir? Şenlikte yeri olmadıktan sonra, bir süs eşyası nedir?

>>Kendilerini gece gündüz emziren, görünmez memeyi tanımazlar. Senden uzaklarda uyuyup bir ölü gibi kımıltısız yatan sevgili seni nasıl beslerse, senin için nesnelerin anlamını nasıl değiştirirse, imparatorluk da öylece besler çünkü yüreğini.Uzaklarda içine bile çekemeyeceğin, zayıf bir soluk vardır, ama dünya yalnızca mucizedir senin için. 

''Ama sevgilisi kendisinden uzaklaşınca umutsuzluğa düşen insanın anlaşılmaz yanı, kendisi de sevmemeye ya da imparatorluğa saygı duymamaya başlayınca, kendi yoksullaşmasının farkına bile varmamasıdır. ''Düşümdeki kadar güzel, düşümdeki kadar sevimli değildi...'' der yanlız içinden, hoşnutlukla çekip gider yoluna. Ama dünya onun için bir mucize değildir artık. Şafak da dönüşün; onun kollarında uyanışın şafağı olmaktan çıkmıştır. Gece aşkın tapınağı olmaktan çıkmıştır. Çobanın kocaman gocuğu olmaktan çıkmıştır gece, çünkü uykusunda soluk alan kadın yoktur artık. Her şey solgunlaşmıştır. Her şey katılaşmıştır. Ve yıkımı bilmeyen adam, geçmiş doluluğuna ağlamaz. Artık varolmayan özgürlük olan özgürlüğünden hoşnuttur. 

.....

''Çünkü imgeyi okumasını bilen, onu yüreğinde taşıyan kişi, ona yaşamak için memeye yapışan bir çocuk gibi bağlı olunca, benliğinin kilit taşı, anlamı, anlatımı, büyüklük olanağı, uzaklığı ve doluluğu imparatorluk olan kişi, kaynağından koptu mu bölünmüş, parçalanmış gibidir, kökleri koparılmış bir ağaç gibi soluksuz kalıp ölür. Bir daha kendine gelemez artık. Ama içinde ölen imge kendisini de öldürür de hiç acı duymaz, farkında olmadan alışır bayağılığına. 

>>İşte bunun için, insanda büyük olanı sürekli olarak uyanık tutmak, onu kendi büyüklüğüne getirmek gerekir.

Saint-Exupery, Kale


1 Şubat 2011 Salı

Kafka: İki Günah

'İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.' (Kafka/Aforizmalar[1])

'Hakikaten insan gayet hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.'
70/19  (Mearic Suresi)