31 Mart 2011 Perşembe

Küçük İnsanların Büyük Hikayeleri

Küçük insanların büyük hikayeleri
Historias Minimas 2002 yılında gösterime girmiş, birçok ödül almış, ama memleketimizde çok da önemsenmemiş filmler listesinde.

Türkiye’de Arjantin
Hikayeleri 
ismiyle tanınıyor olsa da ben direk çeviri yapıp Küçük Hikayeler olarak ifade etmeyi daha yerinde buluyorum. Çünkü film Arjantinli insanların küçük hikayelerini anlatsa da, insan insandır diyerek genele mal edebileceğimiz kadar bilindik ve o yüzden de büyük olan üç hikayeyi merkezine oturtmuş.
80 yaşında bir adamın 3 yıl önce kendisini terkeden köpeğini bulabilmek için bastonuyla çıktığı 300 kilometrelik yolculuk, genç bir adamın aşık olduğu kadının oğlunun doğum günü pastası için bütün gün koşturup durması ve sonrasında başına gelenler ve yoksul genç bir kadının hayran olduğu televizyon programlarından birinde yarışmaya hak kazanması ve elinde makyaj kutusuyla eve dönmesi…

Yani mevzu bahis olan, büyük adamların gülünç olarak değerlendirebilecekleri çocukça duygularının izini süren insanların hikayeleri.
Hayallerinin sesine kulak veren insanların düşlerindeki ufka doğru yaptıkları yolculukları seyrederken çoğumuz kıskanacak belki de onların bu cesaretini.
Kimbilir kaç kez aklımızdan geçirip durduğumuz ama yapmaya bir türlü cesaret edemediğimiz şeyleri düşünün… Ayağımıza takılan gururumuzdu belki, ya da elalem ne der hastalığıydı elimizi, kolumuzu, dilimizi bağlayan.
Ve unutmamak gerekir ki hikayelerin sonundan çok, önemli olan bu insanların düşlerinin peşine düşecek kadar yürekli olmaları. O denli kendilerine saygı duyup, değer veriyor olmaları, mücadele etmeleri, yılmamaları…

Yani bu filmi bir zamanlar ezip geçtiğiniz, ama hala ukdesi içinizde bir kıymık gibi saplanıp kalmış hayallerinizi hatırlamak için mutlaka seyredin derim.

Yazının yayınladığı siteye gitmek için tıkla!

21 Mart 2011 Pazartesi

Sıkıysa SEV!

'Aşkın başı hafif, sonu ağırdır.' 

Öyledir. Ve bu yüzden de çoğumuz sonuna kadar dayanamaz aşka. Ağırlaşmaya başladığı anda bir çatlak bulup sızmaya çalışır. Zannımızca bitmiştir artık aşk. Sönmüştür o içimizi sıcacık tutan ateşi. Büyük bir heyecanla atladığımız o uçan halının sihri bitmiş, sıradan sıkıcı desenleri olan ve sürekli üzerine basarak kirlettiğimiz bir ev halısına dönmüştür artık. Bir süre sonra buna da tahammül edemez hale gelir, onu bir an önce dürüp kaldırmak isteriz odamızın en ıssız köşesine. Ya sonra? Belki yenisinin sihri hiç bitmez, sonsuzluğa taşır bizi diyerek umutla yelken açarız yeni aşklara...

Ama aşkın rüzgarı hep aynı yönden eser: ılık ılık üfürür, hafif hafif aklınızı başınızdan alır ve fırtınadan kudurmuş dalgaların ortasına fırlatıverir sizi tekrar. Eğer dalgalarla başetmeyi bilmiyorsanız, ya boğulursunuz ya da aşkın yakanızı sımsıkı tutmuş ellerini çözüp, yalnızlığın kıyısına atarak kurtarırsınız canınızı. Artık kimsesizsinizdir.

Bir şeye alışmak, ona karşı kör olmak demektir. Aşka alışırsanız eğer, onu göremezsiniz. Başka yüzlerde, yüreklerde aramaya başlarsınız, her seferinde bulduğunuzu zanneder, bakar bakar kör olursunuz yine. Hep aynı dairedir çizip durduğunuz. Çok da farkı yoktur aslında sevdiğiniz yüreğin diğerinden. İnsan insandır işte, kadın kadın, erkek erkektir. Kaba hatlarıyla baktığınızda meydanda gördüğünüz şey, aynı güreşin yenilgiye doymayan iki pehlivanıdır. Ve ayaklarımıza dolanan hep aynı sorunlardır çözmekten kaçtığımız. Görmezden geldiğimiz, üstünü kapattığımız ne varsa bir ilişkide, diğerinde de az çok temelde aynı yere gelir dayar başını çatışmalarımız. (bkz. 'Eternal Sunshine of The Spotless Mind' ve 'Certified Copy')

Dünyada en çok üzerine kafa yorulan, yazılan, çizilen, söylenen şeydir aşk ve hepimiz özleriz onu. Ama ona sahip olanların sayısının bu kadar az olması, aşkın değil, derinlere açılmaktan korkan ve kaçan sığ yüreklerimizin suçudur.

Bunun ayırdına vardıktan sonra bize düşen karar vermektir yalnızca: Ya aşkı sonuna kadar taşıyacağız yüreğimizde, onu asla incitmeyeceğiz, ona zarar gelmemesi için herkesle ve gerekirse kendimizle dahi savaşacağız, ya da o kelimeyi bir daha asla almayacağız ağzımıza ve bu diyardan gideceğiz.

İkisi de cesaret ister.

Artık hangisi yiyorsa!

Yazının yayınlandığı websiteye gitmek için tıklat!

8 Mart 2011 Salı

Yüzyıllık Kadın Ezmesi

Birleşmiş Milletler Örgütü, 16 Aralık 1977’de 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü ilan etmiş. Etmiş de ne olmuş?

1977’den bu yana kutlanan bugünün kime ne faydası dokunmuş? Bugünü dünyaca kutlayarak değişir mi zihniyetler sizce?

Yine bugün anlatıyor bir lisenin Rehber Öğretmeni, bir öğrencisinin babasının annesine yaptıkları:
Baba anneyi sudan bir sebep yüzünden odaya kapatıp dövmüş, büyük kızı annesine ne yaptığını sorunca adam ikisine birden girişmiş. Yetmemiş demir çubuktan da yardım almış. Öğleyin başlayan dayak seansı akşama kadar devam etmiş. Kadın bayıldıktan sonra da numara yapıyor diye devam eden adam, kızının kendisini durdurmaya çalışması üzerine eve adım atmasını yasaklamış. Kadın ve kızı, erkek kardeşinin yanında kalan annesinin yanına sığınmak zorunda kalmış. Bu arada kızkardeşini bu şekilde gören erkek kardeş sinir krizi geçirmiş. Diğer yandan yenge hanım onların evde kalmasını istemiyormuş. Bu arada babayla evde kalan 4 kız daha var, yemek yapmayı bilemeyecek yaşta bu çocuklar.

Evet. İşte durum böyle. Kim elinden tutacak şimdi bu kadının? Gidecek hiçbir yeri olmayan, sadece eş ve anne olmaya kendini adamış bu kadınların akıbeti ne olacak? Bu soruyu en çok da kadının iş hayatına atılmasını eleştiren, kadının kendi ayakları üzerinde durma çabasına bir anlam veremeyen insanlara soruyorum.


Kocasından şiddet gören, boşanınca da gücünün son damlasına kadar çalışıp çocuklarına tek başına bakmak zorunda kalan kadınlar... (Ayrıca toplumumuzun boşanan kadınlara nasıl bir gözle baktığını da hatırlamak lazım burada. Dul bir kadın olmak ve ayakta kalabilmek bu ülkede herkesin harcı değil.)

Kocasından şiddet görmese de evde aşağılanan, yaptığı ev işlerinin ve çocuk büyütmenin işten sayılmadığı kadınlar da var daha. 'Bütün gün evdesin, ne yapıyorsun ki?' diyenden tutunda 'Ev işlerini de sen yapacaksın, çocuklara da sen bakacaksın, süper kadın olacaksın’
diyenlere kadar geniş bir erkekler güruhu sözkonusu.

Yıllar önce otobüs durağında beklerken bir teyzenin kulağıma fısıldadıkları: 'Aman kızım okuyun, mesleğiniz olsun elinizde. Bak benim kocam öldü, kalakaldım ortada, çok zorluk çektim.’

Hemcinslerinin başlarına gelen felaketleri görerek büyüyen kız çocuklarının başka bir alternatifi varmış gibi hala kadının çalışmaması gerektiğini söyleyenlere sözüm. Var mı bir çözümünüz bu sorunlara?
Gerçi çalışmakla da bitmiyor sorunlar, bu seferde bütün gün işte, eve gelince de evde çalışan kadınların bükülen belleri söz konusu. Erkek işten eve gelince ayaklarını uzatır, tam tekmil hizmet bekler, emekli olunca da eski yaşantısını yine aynen devam ettirir, kadın ise ölene kadar devam eder ırgatlığa. (Bu arada okuyan ve çalışan kadınların çocuklarına okuyamamış ve paraya ihtiyacı olan kadınlar bakıp büyütüyor. Ortaya nasıl bir nesil çıkacak, varın siz hesab edin.)
Kaynanalar bile okumuş, çalışan geline farklı muamelede bulunuyor bu ülkede, hatta oğullarına çalışmayan bir gelin almak istemiyorlar. Neden? Oğulları tek maaşla ev geçindirirken yorulur, yıpranırmış çünkü.

Tüm bunların yanında bir de iş dünyasında kadınlara uygulanan ikinci sınıf vatandaş muamelesi var.

Kadın evde ezildi, iş hayatında da ezilmeye devam ediyor. Kocaman bir çıkmazın içinde debelenip duruyor yıllardır. Alın size en alasından yüzyıllık bir Kadın Ezmesi.
Siz, dindarından en inanmayanına kadar bu zulmü işleyen insanlar: erkek çocuklarını bu bilinçten uzak yetiştiren anneler ve onlara yanlış örnek olmaya devam eden babalar! Öyle bakmayın etrafınıza size sesleniyorum. Kendinize gelin artık, bırakın saçmalamayı, ezmeyi, tokatlamayı, görmezden gelmeyi. Unutmayın bu kadın ezmesini yemeye devam ettiğiniz müddetçe siz de rahat edemeyeceksiniz. Çaresiz kalmış kadınlar ve ortada perişan olan çocukların mutsuzluğu size de hayatı zindan edecek. O yüzden varın vazgeçin artık bu ezme haltını işlemekten.

Bu arada kimse beni feministlikle suçlamaya kalkmasın, varsa cevabı bu sorulara onlardan bahsetsin.

Yazının yayınlandığı Websiteye görmek için tıkla!

3 Mart 2011 Perşembe

Lover’s Carving Çalıyor...

Bazen, uzun gri günlerin tam ortasında aniden güneş açtığında, ya da neşeli bir şarkı çalmaya başladığında, karanlığı kaybolur içimizdeki dünyanın. Yemyeşil kırlarda koşturmaya başlayarak savururuz saçlarımızı rüzgarda. Çok yüksek bir dağın zirvesinden bırakırız kendimizi boşluğa, uçarız mavi göğünde hayatın. Ya da dalabildiğimiz kadar derinine dalarız denizin, kayboluruz sonsuzluğunda okyanusların.


Ne kadar sıkıntımız, sorunumuz varsa hepsinin köküne kibrit çakar keyfimize bakarız. Bir tüy kadar hafif, bulut kadar saf, gök kadar masmavidir içimiz artık. 


Ne can sıkıcı işimiz, ne de dünyanın rutin işleri umrumuzda değildir artık. Küs olduğumuz, gururumuzdan dolayı barışmaya yanaşmadığımız insanların bile yanağına öpücük kondurup sarılarak, unutalım gitsin herşeyi, silelim kötü kayıtları hafızamızdan, hergün özenle tozunu alıp seyrederek büyüttüğümüz 'Kırgınlıklar Aynası'nı paramparça edip gömelim affedici ve örtücü toprağa diye haykırıveririz. Üstüne de güzel gözlü bir çiçek ekeriz, ya da selvi boylu, sırma saçlı bir fidan.

Kocaman bir enerji ve zaptolunmaz bir arzuyla kucaklarız geriye kalan ömrümüzün her soluğunu.
Bu durum ne kadar sürer? İşte o herkesin iç aleminin duvarlarının ne kadar sağlam olduğuna göre değişir. Aniden gelen bir telefon, ya da çalan zil, ya da patrondan gelen bir emir, çoğumuzun içinde uçan güvercinleri alnından vurur, önüne geçer güneşimizin, karanlıklara boğar sürekli gülümseyerek bir yunusun hüneriyle yüzdüğümüz denizleri…

'Hal sa‘ridir, bulaşıcıdır'. Kötü hallerin salgınına maruz kalmak, dış alemde vuku bulan olur olmaz herşeyin içimizi tarumar etmesine izin vermek. Ya da içimizin termometresini o sıcacık derecede uzun süre tutabilmek için direnmek.

Biz değil, bu sefer bırakalım onlar bizden etkilensin, dönsün rüzgarımızla başları, çözülsün buzullarda donan kalıplaşmış insanlıkları.


Etkilenmek kolay, üzülmek, karamsarlık libasına bürünmek, yılmak, pes etmek, düşmek, vazgeçmek…


Tekrar ayağa kalkıp koşmak zor, gülümsemek, umut etmek, mücadele etmek, cesur olmak, gerçekten yaşayabilmek, gemileri yakmak, ateşe atlamak, ele geçirilenlerle mutlu olmak zor…

Zor evet, ama o yüzden de bu kadar güzel ya zaten, bu kadar muhteşem! Kolayca sahip olduğumuz ne var ki kıymetini bildiğimiz?

Lover' Carving'i dinlemek için dokun!