18 Eylül 2011 Pazar

19 Günde Devr-i Avrupa


04.05.2010

Elimizde bir avuç para.

Günlerden Salı, aylardan mayıs, yıllardan 2010, yerlerden Viyana.
Atladık gezi ortağım Gülsüm'le otobüse, doğru Bratislava. Mümkün olduğunca az parayla çok yer gezebilmek için tek çaremiz Ryan Air. O da nerde elinin körü kadar şehir merkezlerine uzak havaalanları varsa hepsini tespit ederek illa ki de oralardan kalkma yemini etmiş. Artık şehir merkezini arada bul, bul da vaktin kalırsa gez.

Bir de bizim gibi gözü aç, eli sıkı turistlerden bagaj parası koparabilmek için dünyanın en aptalca el bagajı kurallarını koyup, girişlerde başımıza diktikleri nöbetçilerle bir nazi kampı havası estiren uslupları var ki anılarımın hatırlamak istenilmeyenler listesinin en başlarında yer almakta. Zira ilk uçuşumda kaptırdığım 35 Euro hala zihnimde sırıtmakta.
Elimizde bir düzine halinde tuttuğumuz kimi 8, kimi 18, kimi de 38 Euroya  mal olan biletlerimiz ve biz, işte ilk durağımız olan Barselona’dayız.

Uçağın kapısından çıkar çıkmaz o da ne?,  foş!!! İspanya’nın misafirperver bulutları, şelale gösterisi yaparak kucaklıyor bizi. Gayet şaşkın ve sırılsıklamız.

Yazgısı Ryanair tarafından yazılmış ve sadece 10 kg ağırlığında olmak zorunda olan el bagajımın içine sığdırdığım pratik yağmurluğumu çıkarıp büyük bir el çabukluğuyla üstüme giyiyorum. Herkesin gözü pratikliğimin, tedbirciliğimin ve dandik olsa da işe yarayan yağmurluğumun üzerinde.


Ve sonra başladık, geceyi geçirmek için önceden ayarlamış olduğumuz Katalan bir ailenin ikamet ettiği şehrin merkezine bilmem kaç saat uzak kasabasına bizi götürecek olan trene ulaştıracak olan otobüsü beklemeye.

Sonradan hata yaptığımızı düşündürtecek ve daha sonra da iyi ki de burada kaldık, Katalanları bir nebze de olsa tanıdık dedirtecek yere gidebilmek için kaç tren değiştirdiğimizden ve Barselona'dan ne kadar uzaklaştığımızdan bahsetmeyeceğim.

Gecenin 12’sinde ulaştığımız kasabanın orta yerinde geldiğimizi haber vermek için telefon bulamayıp, faslı bir müslüman kardeşin cep telefonuna muhtaç kaldığımız o turumuzun ilk çaresiz ve heyecanlı gecesini yudumlar vaziyette, Katalan müslüman Jordi ve Türk eşi Tuba bizi kasabadan yarım saat daha da uzakta olan evlerine götürmek için karanlıkta belirirken, yanımızda bize bekçilik yapma sorumluluğu duyan ve kendisiyle arapça ve ispanyolca bilmediğimiz, ve kendisi de ingilizce, almanca ve  türkçe bilmediği için anlaşmakta zorlandığımız Faslı arap arkadaşa teşekkür edip uğurluyoruz.

Bazen aldığınız acizane dil önlemlerinizin ne kadar yetersiz olduğunu böyle durumlarda çok iyi idrak etme fırsatınız oluyor. Herneyse artık güvendeyiz ve zihnimiz bir sonraki aşamanın hayallerini kurmaya başladı bile: yemeeek ve biraz uyku.

Akşam ki sıcak sohbetin ve yemeklerin tadı damağımızda erirken kapanan  gözlerimizi horoz, köpek ve kuş sesleriyle harika soğuk bir sabaha açıyoruz. 

Hedef Barselona! Ama önce İspanyol sofralarının vazgeçilmezi zeytinyağının başkanlık ettiği yöresel bir kahvaltı ve uluslararası samimiyet tüten bir sohbet.





Akşama Milano uçağımız kalkana kadar kendimizi Gaudi’nin Barselona’ya saçtığı eserleriyle başbaşa bırakıyoruz. Önceden çıktısını aldığım şehir haritasındaki metro duraklarına işaretlediğim Gaudi’nin yapılarını elimizle koymuş gibi buluyor, buldukça hayran oluyoruz.

Gaudi’nin ömrünün son yıllarını yapımına adadığı Sagrada Familia kilisesi gerçekten büyük ama gezebilmek için önce uzun bir turist kuyruğunda bekleme sınavını başarıyla geçmek gerekiyor, ki bu da yarım gün demek ve çıkınımızda yeterince zaman yok.

Çaresiz dışardan çocuksu yüzüne bakıp fotoğraf çekerek ve etrafını bir kez tavaf ederek diğer bir Gaudi eserine doğru yol alıyoruz. Onca kilise gezdim Avrupa’da ama sadece masallarda zihnimizin hayal edebileceği türden böyle bir yapı görmedim. Aslında bu masalsı hava Gaudi'nin bütün eserlerinde var.

Bu arada yandaki resim Casa Battlo (BattloEvi). Kilisenin resmi internette bol bol var.

Barselona gezimizi Ramblas'ın (uzunca ve oldukça ünlüce bir alışveriş caddesi) bitiminde, Christof Colomb heykelinin gölgesinde, sahilde dinlenerek ve bir sonraki Milano uçuşumuza yetişme hesapları yaparak noktaladık. Üzerimizde çılgın gezimizin ilk durağını başarıyla atlatmış olmanın verdiği tatlı bir huzur...

Not: Yanda gördüğünüz resimde Jordi'nin eşi Tuğba Urat'ın bize tavsiye ettiği helvayı almaya çalışıyoruz.
Orada badem çok yetişirmiş, ve sadece balla tatlandırılarak yapılan bademli helvası ünlüymüş. Biz, ne kadar idareli yesek de Gülsüm'le bitti helvacık, ve ismini unuttum. Bulunca buraya eklerim. Gidenler mutlaka alıp yesin, bana da getirsin ;-)





Yazı dizimin 'arkası yarın' değil 'gelecek' inş.